Dersin başında “teşeyyu” (Şiîlik) kavramının sözlük ve terim anlamları hatırlatılarak başlanır. Ayrıca tevellî ve teberrî gibi aslında usûl-i dîn kapsamında olan kavramların neden furû‘-i dîn içinde sayıldığı sorusu yeniden gündeme getirilir.
Kur’an’a göre insanlık başlangıçta tek bir yol üzereydi; ilahî dinin gelişiyle ayrışmalar ve ihtilaflar ortaya çıktı. İlahi din aslında tek bir hakikattir, ancak zamanın şartlarına ve toplumların olgunluk düzeyine göre farklı peygamberler aracılığıyla tedricî (aşamalı) olarak tebliğ edilmiştir.
Dinlerin çokluğu özde farklılık değil, aynı hakikatin farklı dönemlerdeki görünümleridir.
Hz. Musa’nın şeriatı, Hz. İsa’nın mesajı ve Hz. Muhammed’in dini bu tek hakikatin merhaleleridir.
Nübüvvet zinciri, her dönemde toplumun aklî ve sosyal gelişimine uygun biçimde ilahî mesajı yenilemiştir.
İmam Ca‘fer Sâdık’ın aynı soruya farklı cevaplar vermesi örneğiyle, muallimin muhatabın idrak kapasitesine göre konuşması gerektiği vurgulanır. Bir soruya sembolik bir misalle (dağ ve göz örneği), diğerine ise felsefî temelli bir açıklamayla yanıt vermesi, ilimde tedric ve hikmet ilkesini gösterir. Bu örnek, dinin de insanlığın gelişim düzeyine göre kademeli olarak tecelli ettiğini açıklamak için kullanılır.
İslam bütün önceki dinleri tamamlayan son sistemdir. Tartışma, bu tamamlayıcı dinin tarih içinde hangi kalıpta devam ettiğidir:
Sünnî görüş: İslam, bugün Sünnî mezheplerin temsil ettiği çizgide devam etmiştir.
Şiî görüş: Peygamber (s), Allah’ın emriyle Ehlibeyt’i rehber tayin ederek dinin sürekliliğini garanti altına almış, böylece Şiî çizginin temelleri bizzat nübüvvet döneminde atılmıştır.
“Şîatü Ali” ifadesi sahabe döneminde kullanılmış, Peygamber’in “el-fâizûn Ali ve şîatuhu” hadisi buna delil olarak sunulmuştur.
Tarih boyunca hem Sünnî ulema hem de oryantalistler Şiîliğin kökenine dair farklı görüşler ortaya atmıştır:
a) Sakîfe Tezi: Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra halife seçimi için Sakîfe’de toplanan grup ile Hz. Ali’ye bağlı kalanlar arasındaki ilk siyasi ayrışma, Şiîliğin başlangıcı sayılır.
b) Hz. Ali’nin Hilafeti: Peygamber’den 25 yıl sonra Hz. Ali’nin halife oluşu, Şiîliğin siyasal ve kurumsal kimlik kazanmasının başlangıcı olarak görülür.
c) Kerbelâ ve Sonrası: İmam Hüseyin’in şehadeti sonrası ortaya çıkan Tevvâbîn, Muhtâr vb. hareketler Şiî kimliğini güçlendirmiştir.
d) İran Menşei Görüşü: Şiîliğin İran kökenli bir fikir hareketi olarak sonradan üretildiği iddiası.
e) Abdullah b. Sebe Tezi: Tarihî temeli zayıf, uydurma olduğu ileri sürülen, Şiîliği kuran bir Yahudi figürü anlatısı. Şiî kaynaklara göre böyle bir şahsiyet yoktur; bu iddia özellikle Vahhabî literatüründe yer alır.
Dersin ana savı şudur: Şiîlik, sonradan doğmuş bağımsız bir hareket değil; tevhid dininin doğal devamıdır. Nasıl ki İbrahimî dinler Hz. Âdem’den itibaren gelişerek İslam kalıbına bürünmüşse, İslam da Ehlibeyt’in rehberliğinde Şiîlik kalıbında kıyamete dek sürecektir.
Şiî düşünce, kendi iddialarını Kur’an ve sahih sünnet üzerine temellendirmeyi esas alır. Rakip görüşler tarihî ve sosyolojik tartışmalar sunsa da, temel belirleyici ilke vahyin kendisidir. İlerleyen derslerde bu deliller ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.