Beden yiyecek aldığında güçlenir. Ruh ise insan kendi imkânından başkalarına verdiğinde güçlenir. Bir yoksulu doyurmak, ihtiyacı olan kimseye yardım etmek, insanın kendi rahatından fedakârlık etmesi ve özellikle kendisi de ihtiyaç içindeyken başkasını tercih etmesi ruhun gelişimini sağlar.
Bu düşünce İslam ahlakındaki îsâr anlayışının da temelini oluşturur. Îsâr, kişinin kendi ihtiyacı bulunmasına rağmen başkasını kendisine tercih etmesidir.
Bedenin mantığı çoğu zaman “daha fazla almak”, “daha fazla tüketmek” ve “daha fazla haz elde etmek” üzerine kurulabilir. Ruhun mantığı ise vermek, fedakârlık etmek ve insanın kendi ben merkezli sınırlarını aşmasıdır.
Dolayısıyla insan yalnızca bedeninin arzularını beslediğinde, maddi yönden güçlenirken ruhen zayıflama tehlikesiyle karşılaşabilir.
11. Ruhun Hakikati ve “Emr” Âlemi
İnsan ruhunu tanımaya çalışırken karşılaşılan temel gerçeklerden biri, ruhun maddi bir varlık olmamasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de İsra Suresi’nin 85. ayetinde:
“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir.”
buyrulmaktadır.
Kaynak metinde ayetteki “emr” kavramı, ruhun maddi âlemden farklı bir varlık boyutuna ait oluşuyla açıklanmaktadır. Maddi varlıklar zaman, mekân, hareket ve tedricilik gibi sınırlara bağlıdır. Ruh ise mücerret, yani maddeden bağımsız bir hakikate sahiptir.
Neml Suresi’nde Hz. Süleyman’ın huzurunda Belkıs’ın tahtının çok kısa bir zamanda getirilmesi örneği de kaynak metinde emr âlemiyle bağlantılı olarak zikredilmektedir.
Bu yaklaşım açısından ruhun hakikatini yalnızca maddi araçlarla araştırmak mümkün değildir. İnsan gözü maddi şeyleri görür, kulağı maddi sesleri işitir ve dokunma duyusu maddi nesneleri algılar. Ruh ise beş duyunun doğrudan konusu değildir.
Bundan dolayı ruhun varlığı ve özellikleri, etkileri ve fiilleri üzerinden anlaşılmaya çalışılır.
12. İnsan: Küçük Âlemde Büyük Âlemin Özeti
İslam düşüncesinde insanın önemli özelliklerinden biri onun âlemin bir özeti olarak görülmesidir.
Kaynak metinde Fatiha Suresi’nin Kur’an’ın özeti oluşuyla insanın kâinatın özeti oluşu arasında benzerlik kurulmaktadır.
İnsanda cansız varlıklara ait özellikler, bitkisel gelişim, hayvanlara ait hareket, beslenme ve üreme gibi nitelikler bir araya gelmiştir. Fakat insan bunlarla sınırlı değildir. Bütün bu boyutların üzerinde akıl ve ruh gibi onu insan yapan özel bir hakikat bulunmaktadır.
İmam Ali’ye (a.s) nispet edilen meşhur ifadede bu hakikat şöyle dile getirilir:
“Sen kendini küçük bir varlık mı sanıyorsun? Oysa en büyük âlem senin içinde toplanmıştır.”
Bu bakış insanı yalnızca biyolojik bir organizma olarak görmenin ne kadar yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. İnsan hem maddi âlemin unsurlarını kendisinde taşımakta hem de maddi âlemi aşabilecek bir ruh ve akıl kapasitesine sahip bulunmaktadır.
Dolayısıyla insanın kendisini tanıması yalnızca psikolojik bir faaliyet değildir. Marifetü’n-nefs, bir anlamda varlık âlemini anlamaya açılan bir kapıdır.
13. İnsan Beden ve Ruhtan Oluşan Bir Varlıktır
İnsan beden ve ruhun birlikteliğinden oluşmaktadır. Ancak insanın asıl kimliğini belirleyen unsur beden değil ruhtur.
Hayvanlar da yer, içer, hareket eder ve nesillerini devam ettirir. İnsanı diğer canlılardan ayıran asıl üstünlük bu biyolojik fonksiyonlar değildir. İnsanın sahip olduğu akıl, irade, manevi idrak ve ilahî yöneliş kapasitesi onun farklılığını oluşturur.
Bu perspektifte beden, ruhun dünya hayatındaki faaliyetlerini gerçekleştirdiği bir araçtır. Kaynak metinde beden “binek” benzetmesiyle ifade edilmektedir. Göz görme için, kulak işitme için ve diğer organlar da ruhun faaliyetlerinin maddi dünyadaki araçlarıdır. Ruh bedenden ayrıldığında organların fiziki yapıları bir müddet varlıklarını korusa bile görme, işitme ve iradeli hareket sona ermektedir.
Buradan önemli bir sonuç ortaya çıkar:
İnsanın gerçek kimliğini sadece bedeni üzerinden tanımlaması, kendisini eksik tanımasıdır.
Bedene yönelik yatırım gerekli olmakla birlikte hayatın bütününü bedensel güzellik, sağlık, konfor ve haz üzerine kurmak insanın asıl varlığını ihmal etmesi anlamına gelir.