Kur’an’da Sosyal İnsanın Özellikleri
Yusuf Tazegün
Kavramsal Yaklaşım
1. İnsanlar Arası İlişkiler
İnsanın çevreyle olan ilişkileri sonucu geliştirdiği algılar, duygular, düşünceler, değerler, yargılar, amaçlar ve bunların birbiriyle olan ilişkileri karşılıklı etki sonucu kişiliği oluşturur. Dolayısıyla insanın gelişimi süresince karakterini oluşturan ve kişiliğine etki eden faktörlerin başında değerler, inançlar ve tutumlar gelmektedir.
Ayrıca ihtiyaçlar da, davranışların belirleyiciliği noktasında ciddî bir öneme sahiptir; çünkü davranışlar, büyük ölçüde ihtiyaçlar vasıtasıyla ortaya çıkar ve hedefler tarafından yönetilir.
İnsanın şahsiyeti doğuştan getirdiği genetik faktörler ve yaşadığı çevre, aile eğitimi ile şekillenir. Her insanın özellikleri, istekleri ve davranışları farklı olduğu gibi, karakter ve kişilikleri de farklıdır. İnsan temiz bir fıtrat üzere dünyaya gelir. İçindeki duygu, istek ve ihtiyaçlar davranışlarını belirler. Kuran’da insanın davranışlarına etki eden faktörlerden bahsetmektedir. Bu faktörlerin bir kısmı insanın kendi içyapısında vardır. Bazıları ise dış etkenlerdir. Nefis, irade, akıl, mizaç, huy ve karakter insanın davranışlarını şekillendiren iç etkenlerdir. Çevre, şeytan, aile eğitimi ise dış faktörlerdir.[1]
Davranışın dinamiği, kişinin içinde bulunduğu ortam, zaman ve psikolojik sahanın özelliklerinden doğar. Davranışın dinamiğinin temelinde; haz, elem, korku ve öfke vardır. İnsanın içinde bulunduğu hâlet-i ruhîye onun davranışlarına yön verir. Eğer kişi mutlu ise, daha coşkulu ve hareketli bir şeyler yapmak ister. Ama üzüntülü ise, sakin bir şekilde beklemeyi ve kendi iç dünyasıyla baş başa kalmayı tercih eder.
Dünyevî insan görüşüne göre, hayatını sürdürmeye kararlı her birey, yaşadığı hayatın ve dünyanın koşulları, imkân ve sınırlılıkları çerçevesinde davranmak zorundadır. Ama Müslüman bir kişi yaşadığı ortamdaki İslâm’ın ruhuna aykırı hareketlere katılamaz. Müminin görevi her duruma ayak uydurmak değil inancıyla örtüşen durumlara katılmak, uymayanları değiştirmeye çalışmaktır. Eğer değiştirmesi mümkün değilse, kendi yaşantısının bozulma tehlikesi olduğundan, orayı terk etmektir. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz”[2]
Günah meclisinde oturan kişi, oradakilerin günah olan fiillerine engel olmuyorsa, onlarla aynı ölçüde günah sahibi olur.[3] Orada bulunacaksa, onların durumunu değiştirmeye çalışmalıdır. Aksi takdirde o da onlar gibi olur. Bu hareketiyle de Allah’a isyan etmiş olur. Müminler, İslâm ile alay eden kâfirleri soğukkanlı bir şekilde dinlerlerse işledikleri küfürde onlar da pay sahibi olur.
2. Sosyalleşme, Sosyal İlişki ve Toplum
Sosyalleşme, hangi koşullarda, nasıl ve hangi amaç için olursa olsun, birçok bireyin işbirliği yapmasıdır.[4]
İnsan, başkalarıyla ilişki kurup dost olmak ve yardımlaşmak ister. Aralarında adalet, eşitlik ve kardeşlik ölçülerini yerleştirmek ister. Bazen bu duygular onu o kadar kaplar ki, kendi varlığını unutur, bireyselliğini kaybeder. Böylece ferdî bünyesinin gereği olarak şahsî istek ve arzulardan feragat eder. Çünkü o anda insan kendi ferdî istekleriyle diğer fertlerin arzuları arasında bir ayrı- gayrı gözetmez. Toplum bir vücut gibidir. Toplumda meydana gelen her olay direkt veya dolaylı olarak fertleri etkiler. Bu nedenle birey, meydana gelen bu olaylara karşı tepkisiz kalamaz. Eğer toplumda bir haksızlık, zulüm varsa, toplumun tüm bireyleri buna karşı koymak durumundadırlar. Eğer karşı koymazlarsa aynı olumsuz durumlar yakın bir zamanda kendilerinin de başına gelecektir.
İnsanlarla toplumsal olabilmenin olmazsa olmaz şartı, insanların karşısındakine nasıl davranacağını bilmesidir. Demek oluyor ki toplumsallaşma bir bakıma, insanlara nasıl davranılacağının öğrenilmesidir. İnsan bütün davranışlarında karşısındaki kişiyi dikkate almak durumundadır. Kendisini o kişinin yerine koyarak “Acaba ben onun yerinde olsam bu davranışıma ne gibi bir tepkide bulunurdum” diye duygudaşlık yapmak zorundadır.
İnsan, bir toplumda yaşamakla sosyalleşmiş olmaz. Nice insanlar vardır ki, davranışlarını sanki etrafında kimse yokmuş gibi sürdürürler. Etrafındaki insanları her zaman rahatsız ederler. Verdiği bu rahatsızlıktan dolayı da içinde bir huzursuzluk hissetmezler. Bu insanlar her ne kadar başkalarıyla yaşıyor görünseler de aslında toplumsallaşmamış karekterlerdir. Kısaca toplumsallaşma diğer insanlarla birlikte yaşamayı, sorumluluklarını yerine getirmeyi ve onlara katlanmayı ifade eder.