Normal bir yapıya sahip her insanda herkesten ayrı bir ferdiyet şuuru vardır. Bu, kendiliğinden vardır ve kendi bünyesi içerisinde yer alır. Buna karşılık bir de cemiyetin içine girme ve cemiyete karışarak toplum hayatı sürme eğilimi vardır. İşte hayat bu iki eğilim arasında gelişir ve şekillenir. Sonuçta insan ne mücerret bir fert olarak yaşayabilir, ne de toplumun içinde eriyip gitmiş bir parça olarak.[11]
İnsanın evren ve yakın çevresi karşısındaki tutumu, etkinlikte bulunma, insan soydaşlarıyla temas ve ilişki kurma gibi sürekli karşısına çıkan sorunlarla ilgili takındığı tavırdır. Bu noktadan yola koyularak, gerek süt çocuğunun, gerek daha sonra çocuğun ve erişkin insanın yaşam karşısındaki tutumunu alabildiğine derin ve kalıcı biçimde etkileyen faktörün çevreden edinilen izlenimler olduğunu saptamış bulunuyoruz.
Bireyselliğin en ağır bastığı demlerde bile insan, kendi içinde başkalarına karşı birtakım duygular taşır. Toplumsallığın en ağır bastığı zamanlarda bile kendi benliğinden ve ferdiyetinden bir parça taşır. En azından kendi ferdî yapısıyla bizzat bu toplumculuk arzusunu taşıdığını ve toplumun isteklerine cevap verdiğini kabul eder.
İnsanın sosyal bir varlık olduğu, inkâr edilemez bir gerçektir. O, bu yönüyle tarihe damgasını vuran bir varlık olmuştur. Büyük başarılar hep, insanların ortak çabaları sonucu ortaya çıkmıştır. Birçok medeniyet, buluşlar, tarihi eserler, insanın sosyal yönünün bir sonucu olarak meydana getirilmiştir.
İnsanın sosyalliği, sadece kendi cinsine karşı değil tabiata ve diğer canlılara karşı da söz konusudur. İnsan bu yönüyle, diğer canlıları evcilleştirdiği gibi, tabiatı kendi yaşantısına uygun şekilde düzenlemeyi de başarmıştır.
Kur’an’da Sosyal İlişkiler
Kur’an’ın Sosyal Hayata Verdiği Önem
Kur’an-ı Kerim, hem toplumsal düzen ve hem de kul hakkı açısından sosyal hayata çok ehemmiyet vermekte ve koymuş olduğu kurallarla bunu belirlemektedir.
Toplumsal bir düzen oluşturabilmek için Allah, bazı şeylerin yapılmasını, bazılarının ise terk edilmesini emretmiştir:
“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehy eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”[12]
İslâm, ferdin toplum içinde erimesine ve kendini ona feda etmesine müsaade etmez. Liberal ve kapitalist toplumlarda olduğu gibi onu alabildiğine hür ve bağımsız saymaz. Ona her şeyin sahibi ve maliki gözü ile de bakmaz. Brahmanizm’de olduğu gibi de Müslümanlar arasında bir eşitsizliği kabul etmez ve herkesi kardeş olarak görür.
“Müminler ancak kardeştirler.“[13]
Müslümanlar arasındaki iman bağı, akrabalık bağından ve nesep bağından daha kuvvetlidir. Bu ayet yeryüzündeki tüm Müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak değerlendiriyor. Aile bireylerinin birbirine karşı üstünlük taslamaları da beklenemez zaten.
Yine eski Yunan’da ve Roma’da olduğu gibi yerli ve yabancı ayrımı veya idare edenlerle idare edilenler ikiliği yoktur. Fert, toplumun ve devletin yanında fakat onlardan ayrı ve bağımsız olarak vardır. İslâm toplumunda bütünlük hâkimdir. Ayrı sınıflar görülmez.
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”[14]
Özelliklerimizin, milletlerimizin farklı olması, aramızda çatışma olması için değil, ortak mükellefiyetleri yüklenmek, ortak ihtiyaçları karşılamak için gerekli yardımlaşmayı sağlamak amacıyladır.
Kuran’da, İslâm toplumunda bir anlaşmazlık olduğu zaman başvuru mercii olarak Allah Resulü ve masum imamlar gösterilir:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”[15]