İnsanın sosyalliği, sadece kendi cinsine karşı değil tabiata ve diğer canlılara karşı da söz konusudur. İnsan bu yönüyle, diğer canlıları evcilleştirdiği gibi, tabiatı kendi yaşantısına uygun şekilde düzenlemeyi de başarmıştır.
Kur’an’da Sosyal İlişkiler
1. Kur’an’ın Sosyal Hayata Verdiği Önem
Kur’an-ı Kerim, hem toplumsal düzen ve hem de kul hakkı açısından sosyal hayata çok ehemmiyet vermekte ve koymuş olduğu kurallarla bunu belirlemektedir.
Toplumsal bir düzen oluşturabilmek için Allah, bazı şeylerin yapılmasını, bazılarının ise terk edilmesini emretmiştir:
“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehy eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”[12]
İslâm, ferdin toplum içinde erimesine ve kendini ona feda etmesine müsaade etmez. Liberal ve kapitalist toplumlarda olduğu gibi onu alabildiğine hür ve bağımsız saymaz. Ona her şeyin sahibi ve maliki gözü ile de bakmaz. Brahmanizm’de olduğu gibi de Müslümanlar arasında bir eşitsizliği kabul etmez ve herkesi kardeş olarak görür.
“Müminler ancak kardeştirler.“[13]
Müslümanlar arasındaki iman bağı, akrabalık bağından ve nesep bağından daha kuvvetlidir. Bu ayet yeryüzündeki tüm Müslümanları evrensel bir ailenin bireyleri olarak değerlendiriyor. Aile bireylerinin birbirine karşı üstünlük taslamaları da beklenemez zaten.
Yine eski Yunan’da ve Roma’da olduğu gibi yerli ve yabancı ayrımı veya idare edenlerle idare edilenler ikiliği yoktur. Fert, toplumun ve devletin yanında fakat onlardan ayrı ve bağımsız olarak vardır. İslâm toplumunda bütünlük hâkimdir. Ayrı sınıflar görülmez.
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”[14]
Özelliklerimizin, milletlerimizin farklı olması, aramızda çatışma olması için değil, ortak mükellefiyetleri yüklenmek, ortak ihtiyaçları karşılamak için gerekli yardımlaşmayı sağlamak amacıyladır.
Kuran’da, İslâm toplumunda bir anlaşmazlık olduğu zaman başvuru mercii olarak Allah Resulü ve masum imamlar gösterilir:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”[15]
Ayrıca İslâm dini, kul hakkı açısından da sosyal hayata önem vermektedir. Kul hakları, insanların bu dünyadaki en büyük sermayeleri olarak kabul edilen mal ve can gibi maddî hakları ile namus, onur ve şeref gibi manevî hakları olarak kabul edilmekte olup, bunlara yönelik her türlü haksız saldırı kul hakkını ihlâl olarak değerlendirilmektedir.
Allah, Kur’an’da insanların, birbirinin mallarını haksız bir şekilde yememeleri anlamında şöyle buyurmaktadır:
“Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin.”[16]
Allah, kardeşinin malını haksız yere yemeyi, kendi malını haksız yere yemek gibi kabul etmiştir. Çünkü bütün müminler kardeştirler.
Kişinin manevî hakları ise, daha çok çevresiyle ve içinde yaşadığı toplumla olan ilişkilerinden ortaya çıkan ve hukuken korunan onur, şeref, özgürlük gibi maddî olmayan haklardır.
Bu anlamda insanların, manevî şahsiyetlerini zedeleyecek ve onlar hakkında haksız ithamlara sebep olacak tarzda yanlış zanlarda bulunmayı Kur’an yasaklamaktadır:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”[17]
Zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan; bir kısmı hakka hiç isabet etmez. Etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekilde aleyhine hüküm, bühtan, iftira ve bundan dolayı bir vebal olur. İnsanların hak ve hürriyetleri korunmalı ve saygı görmelidir. Yaptıkları şeyin gerçek olup olmadığı tam olarak açıklığa kavuşuncaya kadar muhakeme edilmemelidir. Zan, başkaları hakkında önyargılı olup, kötü düşünmedir ve bu iki şekilde tasavvur edilebilir:
1- Allah’a olan su-i zan ve önyargı. Bir hadiste şöyle geçer: “Kim geçim korkusundan evlenmekten kaçıyorsa gerçekte Allah’a karşı su-i zan etmiştir. Böyle kimse eğer tek yaşarsa Allah geçimini karşılayacağını kadir olduğu hayalindedir. Bu düşünceye göre eğer eşi olursa –haşa– Allah onun yaşamını devam ettirecek rızkı vermeyecek kudrettedir ki, bu Allah’a karşı yapılmış bir su-i zandır ve yasaklanmıştır.”
2- İnsanlara karşı yapılan önyargı ve su-i zan.