Ayrıca İslâm dini, kul hakkı açısından da sosyal hayata önem vermektedir. Kul hakları, insanların bu dünyadaki en büyük sermayeleri olarak kabul edilen mal ve can gibi maddî hakları ile namus, onur ve şeref gibi manevî hakları olarak kabul edilmekte olup, bunlara yönelik her türlü haksız saldırı kul hakkını ihlâl olarak değerlendirilmektedir.
Allah, Kur’an’da insanların, birbirinin mallarını haksız bir şekilde yememeleri anlamında şöyle buyurmaktadır:
“Bir de aranızda mallarınızı batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah ile yemek için, o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin.”[16]
Allah, kardeşinin malını haksız yere yemeyi, kendi malını haksız yere yemek gibi kabul etmiştir. Çünkü bütün müminler kardeştirler.
Kişinin manevî hakları ise, daha çok çevresiyle ve içinde yaşadığı toplumla olan ilişkilerinden ortaya çıkan ve hukuken korunan onur, şeref, özgürlük gibi maddî olmayan haklardır.
Bu anlamda insanların, manevî şahsiyetlerini zedeleyecek ve onlar hakkında haksız ithamlara sebep olacak tarzda yanlış zanlarda bulunmayı Kur’an yasaklamaktadır:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”[17]
Zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan; bir kısmı hakka hiç isabet etmez. Etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekilde aleyhine hüküm, bühtan, iftira ve bundan dolayı bir vebal olur. İnsanların hak ve hürriyetleri korunmalı ve saygı görmelidir. Yaptıkları şeyin gerçek olup olmadığı tam olarak açıklığa kavuşuncaya kadar muhakeme edilmemelidir. Zan, başkaları hakkında önyargılı olup, kötü düşünmedir ve bu iki şekilde tasavvur edilebilir:
1- Allah’a olan su-i zan ve önyargı. Bir hadiste şöyle geçer: “Kim geçim korkusundan evlenmekten kaçıyorsa gerçekte Allah’a karşı su-i zan etmiştir. Böyle kimse eğer tek yaşarsa Allah geçimini karşılayacağını kadir olduğu hayalindedir. Bu düşünceye göre eğer eşi olursa –haşa– Allah onun yaşamını devam ettirecek rızkı vermeyecek kudrettedir ki, bu Allah’a karşı yapılmış bir su-i zandır ve yasaklanmıştır.”
2- İnsanlara karşı yapılan önyargı ve su-i zan.
3- İnsanın kendisine karşı su-i zanda bulunması ise övülmüştür. Zira insanın kendisine karşı bir su-i zannı olması gerekir. Yaptığı işleri kusurlu görmelidir. Hz. Ali (as) muttakilerin sıfatlarını açıkladığı “Hammam” hutbesinde şöyle buyurur:
“Takvalı kimselerin üstünlükleri, kendilerine karşı su-i zanda bulunmalarıdır.”
Kendisini kusursuz gören kimselerin hakikatte iman ve ilim nurları azdır. Az nur ile de insan bir şey göremez. Eğer siz az bir ışık ile büyük bir sahneye girseniz, sahnede bulunan büyük eşyalardan başka bir şey göremezsiniz. Ancak projektör gibi daha fazla ışığı olan bir araç ile sahneye girseniz, bir sigara ya da bir kibrit çöpü de olsa fark edebilirsiniz.
Eğer birey kendisine karşı hüsn-i zannı olursa, asla bir gelişim içinde olamaz. Böyle bir kimse daima arkasında bıraktığı yollara bakıp da gururlanan kimse gibidir. Eğer önüne bakmış olsa, henüz ulaşamadığı yolları görür. Bu durumda ulaşamadığı yolların, gittiği yollardan ya daha fazla ya da o miktarda olduğunu anlayacaktır.
Hüsn-i zan ifadesi, sadelik, çabuk inanan ve şeytanın hilelerinden gaflette olmak anlamında değildir. İslâm ümmeti asla yersiz hüsn-i zan ile gaflete ve avcıların eline düşürülmemelidir.
Hz. Peygamber’in (saa) en son yolculuğunda Mekke’de şöyle buyurmuşlardır: “Zilhicce ayı ve hac günleri nasıl muhterem ise; Müslümanların kanı, malı ve izzeti muhteremdir.”[18]
Rivayetlerde gıybet eden kimsenin ismi çoğu kez şarap içen kimse ile birlikte zikredilmektedir. “Herkim gıybet edip, şarap içiyorsa cennetten mahrum kalır.”[19]
Rivayetlere göre; “Herkim din kardeşinin ayıplarını bir başkasına açarsa Allah da onun kötülüklerini aşikâr eder.”[20]