Sosyal ilişkinin var olabilmesi için, en az iki insanın birbirinden haberdar olması gerekir. Duman ile ateş arasında neden sonuç bağı niteliğinden bir ilişki olmasına rağmen, ne dumanın ateşten ne de ateşin dumandan haberi vardır. O halde sosyal ilişki bilinçle ve birbirinin varlığını kabul eden insanlar arasındadır. Ezgi söyleyen iki insan arasında bir sosyal ilişki olduğu gibi, kavga eden iki insan arasında da bir sosyal ilişki vardır.[5]
İslâm dini insanların öncelikle çevrelerinden başlayarak sosyal ilişkilerini kuvvetlendirmelerini emreder. Bunun birinci aşaması olarak akraba ilişkilerinin önemine vurgu yapar. Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de buyurmaktadır ki:
“Onlar ki, söz verip antlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar. Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.”[6]
Bu ayet, iki insan arasındaki ilişkiden, uluslararası ilişkilere kadar bütün ahlâkî durumları içine alır. Bu ilişkileri kesmek, kaos ve düzensizliğe neden olur. Kişi, imandan uzaklaştığı zaman hayatı karamsarlıklar ve umutsuzluklarla dolduğu gibi, ahireti de bir zindana dönüşür. Aynı şekilde insanlarla da bağını kopardığı zaman yalnız ve mutsuz bir hayat yaşamaya mahkûm olur.
İmam Sadık (as) kendisine, “Benimle aynı görüşleri paylaşmayan akrabalarım var. Buna rağmen onların benim üzerimde bir hakkı var mıdır?” diye soran Cehm b. Hamid’e şöyle buyurmuştur: “Evet! Akrabalık hakkını hiç bir şey kesemez. Eğer seninle aynı inancı paylaşsalardı iki hakka sahip olurlardı: Akrabalık hakkı ve İslâm hakkı!”[7]
Allah Resulü (saa) bir hadisinde “Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün uzatılmasını istiyorsa, sıla-i rahîm yapsın (akrabalık ilişkilerini güçlendirsin).”[8] buyurmaktadırlar.
Yine bu konu hakkında İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: “Adamın biri Allah Resulü’nün (saa) huzuruna vararak şöyle arz etti: “Ey Allah’ın Resulü! Kendisine gelip gittiğim bir akrabam var, ama onlar bana eziyet ediyor, bu yüzden onları terk etmek istiyorum.” Allah’ın Resulü (saa) şöyle buyurdu: “Bu takdirde Allah hepinizi terk eder.” Adam, “O halde ne yapayım?” diye sorunca Peygamber (saa) şöyle buyurdu: “Seni mahrum kılana bağışta bulun, seninle ilişkisini kesen kimseyle ilişki kur ve sana zulmedeni bağışla. Böyle yaptığın takdirde aziz ve celil olan Allah onlar karşısında sana destek olur.”[9]
Toplumu tek bir bağ ayakta tutar; itikat/inanç bağı. Bu bağ sayesinde ırk, dil ve bölge ayrılıkları silinir. İnsanın esas cevherî ile alâkası olmayan o geçici bağların hepsi, birer birer kopar ve yok olur. Toplum hayatında güven bunalımı ve şahsiyet krizi gibi sosyal boyutlu problemlerin aşılabilmesi için, iman merkezli ahlâkî eğitimin fert ve toplumlara verilmesi gerekir.[10]
Farklı düşüncede olan insanlar, aynı yerde yaşayabilirler. Bu onların hoşgörüleriyle alâkalı bir durumdur. Ama insanların fıtratına aykırı bir şekilde, insanı aşağılayan, onun namusunu, şerefini ayaklar altına alan bir anlayışın ve yaşantının egemen olduğu toplum elbette ki varlığını uzun süre devam ettiremez. İnsan fıtratına aykırı olarak sürdürülen bir hayatın kişiyi mutlu etmesi de beklenemez. Bu türden bazı geçici arzular, insanı kısa bir süre için mutlu ediyor görünebilir. Ama uzun vadede düşündüğümüz zaman bu sahibi için bir felâket olur.
3. Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan
İnsanın en önemli özelliklerinden bir tanesi, diğer insanlarla kolay bir şekilde kaynaşabilmesidir. Bu, onun sosyal bir varlık olduğunu gösterir.
Normal bir yapıya sahip her insanda herkesten ayrı bir ferdiyet şuuru vardır. Bu, kendiliğinden vardır ve kendi bünyesi içerisinde yer alır. Buna karşılık bir de cemiyetin içine girme ve cemiyete karışarak toplum hayatı sürme eğilimi vardır. İşte hayat bu iki eğilim arasında gelişir ve şekillenir. Sonuçta insan ne mücerret bir fert olarak yaşayabilir, ne de toplumun içinde eriyip gitmiş bir parça olarak.[11]
İnsanın evren ve yakın çevresi karşısındaki tutumu, etkinlikte bulunma, insan soydaşlarıyla temas ve ilişki kurma gibi sürekli karşısına çıkan sorunlarla ilgili takındığı tavırdır. Bu noktadan yola koyularak, gerek süt çocuğunun, gerek daha sonra çocuğun ve erişkin insanın yaşam karşısındaki tutumunu alabildiğine derin ve kalıcı biçimde etkileyen faktörün çevreden edinilen izlenimler olduğunu saptamış bulunuyoruz.
Bireyselliğin en ağır bastığı demlerde bile insan, kendi içinde başkalarına karşı birtakım duygular taşır. Toplumsallığın en ağır bastığı zamanlarda bile kendi benliğinden ve ferdiyetinden bir parça taşır. En azından kendi ferdî yapısıyla bizzat bu toplumculuk arzusunu taşıdığını ve toplumun isteklerine cevap verdiğini kabul eder.
İnsanın sosyal bir varlık olduğu, inkâr edilemez bir gerçektir. O, bu yönüyle tarihe damgasını vuran bir varlık olmuştur. Büyük başarılar hep, insanların ortak çabaları sonucu ortaya çıkmıştır. Birçok medeniyet, buluşlar, tarihi eserler, insanın sosyal yönünün bir sonucu olarak meydana getirilmiştir.