Mal, makam, güç ve toplumsal itibar insanın dünyevi şartlarını değiştirebilir; fakat Kur’an’ın “felah” olarak ifade ettiği gerçek kurtuluş, insanın nefsini hangi hâle getirdiğiyle ilgilidir.
3. Fücur ve Takvanın İnsana İlham Edilmesi
Şems Suresi’nin devamında insanın ahlaki yapısının kaynağına dair temel bir açıklama bulunmaktadır:
“Fe elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ.”
Yani Allah, nefse fücurunu ve takvasını ilham etmiştir.
Buradaki “fücur”, kötülük ve ahlaki sınırları aşma yönünü; “takva” ise insanı iyiliğe ve korunmaya yönelten boyutu ifade etmektedir. Metinlerde bu ayet, insanın yaratılıştan itibaren temel bir ahlaki bilinçle donatıldığı şeklinde açıklanmaktadır. İnsan yalnızca biyolojik birtakım içgüdülerle dünyaya gelmez; onun ruhunda iyi ile kötüyü ayırt etmeye yönelik temel bir yönelim bulunmaktadır.
Bu fıtri bilgi, bilgisayarın çalışmasını mümkün kılan temel işletim sistemine benzetilebilir. Bilgisayara sonradan farklı programlar yüklenebilmesi için önce onun işleyişini mümkün kılan temel sistemin bulunması gerekir. Aynı şekilde insan da sonradan eğitim, tecrübe ve vahiy yoluyla birçok bilgi kazanır; ancak bu bilgilerin anlam kazanabilmesi için yaratılıştan gelen temel bir ahlaki altyapıya sahiptir.
Adaletin güzel, zulmün çirkin; doğruluğun değerli, yalanın kötü oluşunun insan vicdanında karşılık bulması bu fıtri altyapıyla ilişkilendirilir.
4. Fıtrat Yalnızca Bilmek Değil, Teşhis Edebilme Gücüdür
İnsanın fıtratına yerleştirilen ahlaki yapı yalnızca soyut ilkelerden oluşmaz. İnsan aynı zamanda karşılaştığı somut olayları bu ilkeler doğrultusunda değerlendirebilme gücüne sahiptir.
Başka bir ifadeyle insan yalnızca “adalet iyidir” düşüncesine sahip değildir; belli ölçüde karşılaştığı davranışın adalet mi yoksa zulüm mü olduğunu da teşhis edebilir. Aynı durum doğruluk, sadakat, emanete riayet ve haksızlık gibi kavramlar için de geçerlidir.
Bunun günlük hayattaki en açık örneklerinden biri çocuklarda görülür. Henüz sistematik bir ahlak eğitimi almamış küçük bir çocuk kendisine verilen söz tutulmadığında tepki gösterebilir. Çünkü yalnızca sözün tutulması gerektiğine ilişkin doğal bir beklentisi bulunmaz; aynı zamanda karşılaştığı davranışın bu beklentiye aykırı olduğunu fark eder. Metinlerde bu durum insan ruhunda bulunan fıtri teşhis gücünün bir göstergesi olarak sunulmaktadır.
Dolayısıyla fıtrat, pasif bir bilgi deposu değil, insanın ahlaki dünyayı okuyabilmesine imkân sağlayan canlı bir bilinçtir.
5. Tezkiye ve Tedsîye: İnsanın İki Yönlü Yolculuğu
İnsan yaratılıştan iyiliğe yönelik bir donanıma sahip olsa da bu durum onun zorunlu biçimde iyi olacağı anlamına gelmez. İnsanın iradesi vardır. Fıtri bilgisine uygun davranabileceği gibi onun sesini bastırmayı da tercih edebilir.
İşte burada tezkiye ile onun karşıtı olan tedsîye arasındaki fark ortaya çıkar.
İnsan fıtratındaki doğruluk, adalet, merhamet ve takva çağrısına uygun yaşadığında ruhunu geliştirir. Doğru davranış tekrarlandıkça ruhun manevi kabiliyeti güçlenir ve insan giderek daha yüksek ahlaki mertebelere ulaşır.
Buna karşılık insan bildiği hâlde yalan söyler, zulmeder, haksızlık eder ve sürekli heva ve hevesinin peşinden giderse ruhundaki fıtri hakikatlerin üzerini örter. Kaynak metinde bu süreç Kur’an’daki “tedsîye” kavramıyla ilişkilendirilmekte ve Şems Suresi’nin “Nefsini kötülüklere gömen ziyana uğramıştır” anlamındaki ifadesiyle açıklanmaktadır.
Bu yaklaşım ahlaki davranışların neden önemli olduğunu daha anlaşılır hâle getirir. Günahın zararı yalnızca harici bir yasağın çiğnenmesi değildir. Günah aynı zamanda insanın kendi ruhuna verdiği zarardır.
İnsan her ahlaki tercihiyle bir bakıma kendisini yeniden inşa etmektedir.
6. Peygamberler Neden Gönderilmiştir?
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Eğer insan iyilik ve kötülük bilgisini yaratılıştan taşıyorsa peygamberlere ve ilahî kitaplara neden ihtiyaç vardır?
Bu sorunun cevabı, insan fıtratının var olmasıyla onun her zaman berrak biçimde işlemesinin aynı şey olmamasında yatmaktadır.