Dolayısıyla Schleiermacher’in ölçütü, tarihî ve toplumsal dinî gerçekliği kuşatmakta yetersiz kalmaktadır.
Dördüncü Eleştiri: Dinin Etkisizleştirilmesi
Schleiermacher, dini Kant ve Hume gibi düşünürlerin eleştirilerinden kurtarmak için bir çerçeve ortaya koymuştur. Fakat bunu yaparken dindarlığın temel ilkelerini korumak ve dini tüm yönleriyle destekleyecek bir ilahiyat tesis etmek yerine, dini şahsî tecrübe sahasına ve duygular kategorisine hapsetmiştir. Üstelik bu duyguları da yorum ve nazariyeden kopuk biçimde değerlendirmiştir.
Bu yaklaşım, gerçekte dine kurtuluş oku fırlatmak anlamına gelmektedir. Çünkü bu durumda geriye ölü ve etkisiz bir din kalacaktır. Zira Schleiermacher, akaidi, ahlakı, talimi ve ahkâmı hakiki din kategorisinin dışına çıkarmış; ilmi, aklı ve ahlakı din alanından alıp bir kenara bırakmıştır.
Bu durumda geride kalan dinin belirgin bir özelliği kalmayacaktır. Her ne kadar din bu hâliyle eleştiri dışında kalmış olsa da zaten böyle bir din neden eleştirilsin ki? Böyle bir din ne haber verir, ne ahlakı düzenler, ne de toplumda etkin bir varlık gösterir.
Etkili alanlardan koparılmış Schleiermacherci din, farazî bir Tanrı’ya dayanan Kant ahlakı kadar faydalı görünmektedir.
Beşinci Eleştiri: İnanç ve Öğretileri Dinin Dışına Çıkarmak
Bir dinin inanç ve öğretilerini dinin dışında varsaymak, aynı zamanda o dini özelliksiz hâle getirmek demektir. Bu da aslında radikal bir indirgemecilik türüdür. Çünkü dindar bir insan, bütün dinî amellerinde ve inançlarında dini hazır ve nazır görür. Bunları kendi dinî tecrübesinin yalnızca ayrıntıları olarak hissetmez.
Burada çalışmamızla da ilgili olan önemli nokta şudur: Acaba din için, cevheri ve aslı dinin kabuklarıyla birlikte var olan bir yapı düşünülemez miydi? Başka bir ifadeyle, dinin cevheri ile dinin dış formları arasında bütünüyle kopukluk kurmak yerine, cevherin kabuklarda da tezahür ettiğini kabul etmek daha isabetli olmaz mıydı?
Acaba Schleiermacher’in, dinî duygunun yorumlanamaz olduğunu vurgulamak yerine, bu bağlılık duygusunun dindar insanın ahlak ve bilgi alanlarında da mevcut olduğunu belirtmesi daha doğru olmaz mıydı? Böyle bir yaklaşım sayesinde hem din eleştirilerden korunabilir hem de zihnin karanlık inzivasına terk edilmemiş olurdu.
Altıncı Eleştiri: Delillendirme Eksikliği
Schleiermacher’in nazariyesindeki delillendirmenin başka eksikliklerden uzak olması, çalışmasının bilimsel değeri bakımından önemlidir. Elbette onun kendisinden önceki romantizm geleneğine ve deneyselciliğe bağlı olduğu; soru-cevaplarla Sokratik yöntemi kullandığı ve muhatabını itirafa zorladığı göz önünde bulundurulmalıdır.
Ayrıca o, bir tür derunî duyguya dikkat çektiği için kendisini bilimsel çıkarımda bulunmaya muhtaç hissetmemiştir. Fakat bu durum, hâlâ akıl, delil ve kanıt dünyasında yaşayan kimseler için yeterli olmayacaktır. Bu nedenle iddiasını ispatlamak için delillendirmeye daha fazla odaklanması gerekirdi.
Bu sebeple, onun iddiasını temellendirmek için elinde derunî duygu ve kendi tecrübesinden başka bir şey bulunmadığı ihtimalini göz önünde bulunduruyoruz. Zira mevcut şahit ve karineler, dini yalnızca duygularla sınırlı kabul etme iddiasını desteklememektedir. Bilakis bu yaklaşım, onun çalışmasının başında kaçındığını belirttiği yeni bir indirgemecilik türüne dönüşmektedir.
Yedinci Eleştiri: Dinî Tecrübenin Kriterindeki Çelişki
Schleiermacher’in nazariyesinin temel sütunlarından biri de tecrübenin dinî olmasının kriterini açıklama çabasıdır. O bunu şöyle izah eder: Bir tecrübenin dinî olmasının ölçütü, bu tecrübenin Tanrı’nın sonucu olmasıdır. Fail açısından bu hâlin tanrısal iradenin sonucu olması yeterlidir.
Bazı düşünürler bu kriteri eleştirirken, onun Tanrı, nedensellik ve Tanrı’nın insanlarla iletişimi gibi kavramları zımnen kabul ettiğini belirtmişlerdir. Hâlbuki daha önce Schleiermacher’in çerçevesindeki diğer temel sütunun, dinî tecrübenin her türlü kavram ve varsayımdan bağımsız olması ilkesine dayandığı açıklanmıştı.