Bu kriter, onun önceki iddiasını açık biçimde göz ardı etmektedir. Çünkü tecrübenin dinî olması, önceki kavramlara ve inançlara bağlı kılınmaktadır. Schleiermacher, bir tecrübeyi Tanrı’nın sonucu olduğunda dinî saymaktadır. Başka bir ifadeyle tecrübe, dinî olduğunda dinî kabul edilmektedir.
Bu ise Schleiermacher’in çerçevesinde bulunan en önemli çelişkilerden biridir.
Sekizinci Eleştiri: John Hick’in İtikadî Eleştirisi
Schleiermacher’e yöneltilen bir diğer eleştiri John Hick’e aittir. Bu eleştiri, dindar insanın itikadıyla ilgilidir.
John Hick’e göre dindar insanın inançları epistemik değer taşır ve dindar kişi bu inançları gerçeğe uygun kabul eder. Esasen böyle bir inanç bulunmadığı takdirde bir şahsı dindar saymak mümkün değildir.
Ayrıca dindarlar kendi itikatlarını kıyıda köşede kalmış, ikincil veya tali şeyler olarak görmezler. Bilakis inançlarını dinî hayatlarının merkezinde kabul ederler. Bu durumda Schleiermacher’in nazariyesi, dini asli inanç boyutundan kopardığı için bir tür indirgemecilik olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç
Schleiermacher, modern dönemde dinî düşünceye yeni bir yön kazandıran önemli düşünürlerden biridir. Onun en temel katkısı, dini yalnızca aklî önermeler, ahlaki yükümlülükler veya dışsal ritüeller üzerinden değil, insanın iç dünyasında yaşadığı derunî tecrübe üzerinden anlamaya çalışmasıdır. Bu yönüyle Schleiermacher, özellikle Hume ve Kant sonrası dönemde eleştirilerin hedefi hâline gelen dini, yeni bir zeminde savunmayı amaçlamıştır. Dinin diğer alanlara indirgenemeyeceğini vurgulaması, din felsefesi ve fenomenoloji açısından dikkate değer bir açılım sağlamıştır.
Bununla birlikte Schleiermacher’in dini duygu kategorisine hasretmesi, kendi karşı çıktığı indirgemeciliğin başka bir biçimine düşmesine yol açmıştır. Zira din, dindar insanın hayatında yalnızca bir duygu veya içsel tecrübe olarak bulunmaz; aynı zamanda inanç, bilgi, irade, ahlak, ibadet, amel ve toplumsal hayatla da iç içedir. Dindar insan, dini sadece derunî bir bağlılık hissinde değil, aklî kabullerinde, iradî tercihlerinde, ahlaki sorumluluklarında ve ibadetlerinde de hazır ve etkin olarak tecrübe eder. Bu nedenle dinin cevherini sadece “mutlak bağlılık hissi” veya “sonsuzluğa iştiyak” şeklinde açıklamak, dinin bütünlüğünü kuşatmakta yetersiz kalmaktadır.
Schleiermacher’in en problemli noktalarından biri de dinî tecrübeyi kavramlardan, yorumdan ve önermelerden tamamen bağımsız görmesidir. Böyle bir yaklaşım, ilk bakışta dini eleştirilerden koruyor gibi görünse de gerçekte dini anlaşılmaz, aktarılamaz ve değerlendirilemez bir alana hapsetmektedir. Oysa dinî tecrübe her ne kadar vasıtasız ve derunî bir boyuta sahip olsa da bütünüyle yorumsuz değildir. “Tanrı”, “bağlılık”, “sonsuzluk”, “iştiyak” ve “sınırlılık hissi” gibi kavramlarla ifade edildiği anda zaten belli bir yorum alanına girmiş olur. Bu sebeple dinî tecrübenin tamamen kavram ve yorum dışı olduğunu savunmak tutarlı görünmemektedir.
Bununla beraber Schleiermacher’in bütünüyle reddedilmesi de doğru değildir. Onun dinî tecrübenin vasıtasızlığına yaptığı vurgu, İslam felsefesindeki ilm-i huzûrî anlayışıyla belli ölçüde ilişkilendirilebilir. İnsan bazı hakikatleri kavramsal çıkarımlardan önce, doğrudan ve içsel bir idrakle tecrübe edebilir. Ancak bu durum, dinî tecrübenin akıl, bilgi, inanç ve ahlaktan tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmez. Aksine sahih bir din anlayışında derunî tecrübe ile aklî bilgi, imanî kabul, ahlaki sorumluluk ve amelî bağlılık birbirini tamamlayan unsurlardır.