Gerçekten de İslam dünyası uzun yıllar Filistin’in özgürlüğü için takip edilecek özgün bir program ve gerçekçi bir yöntem geliştirememiş; Filistin ağıtlara, mersiyelere, yakarışlara konu olmaya devam etmiştir. Filistin’e olan ilgi Gazze’nin bombalandığı zamanlarda artmakta ardından yine herkes kendi özel gündemine geri dönmektedir. İsrail’in bombalarıyla artan duyarlılık, ortalık biraz durulur gibi olunca sönümlenmektedir. Kabaran öfke ve hüzün seli uzun vadeli, sabırlı ve sonuç alıcı bir yürüyüşe dönüşmemektedir. Merhum Akif Emre, 2014’te İsrail’in Gazze’ye “Koruyucu Hat” operasyonunu gerçekleştirdiği günlerde bunu yalın bir şekilde ifade etmiştir: “Her İsrail saldırısında kabarıp sönen öfke selinden ibaret tepkilerle Filistin kurtarılmıyor”.
Kuşkusuz bu öfke selinin sonuç alıcı gerçekçi bir projeye dönüştürülememesi kitlelerin duyarlılıklarını israf etme anlamına da geliyor. Bunun daha tehlikeli bir sonucu da var: Zamanla bu öfkenin yatışması ve İsrail bombalarına kitlelerin alışması; diğer bir ifadeyle “İsrail gerçeği”nin kabul edilmesidir. Nitekim Aksa Tufanı’nın hemen öncesindeki durum bunu göstermektedir. Örneğin savaşın başlamasından sadece 34 gün önce TC Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın resmi web sitesindeki “Bakan Bayraktar, İsrailli Mevkidaşı İle ‘Enerji İşbirliğini’ Görüştü” başlıklı haberine bakalım:
“Bakan Bayraktar, X sosyal medya platformundan, İsrail Enerji Bakanı Katz ile görüşmesine ilişkin paylaşımda bulundu. Söz konusu görüşmede, doğal gaz başta olmak üzere enerji alanındaki ikili ve bölgesel işbirliği imkanlarını değerlendirdiklerini belirten Bayraktar, ‘Sayın Katz’ın yaptığı davet kapsamında en kısa sürede İsrail ziyaretimizi de gerçekleştirmeyi planlıyoruz.’ ifadelerini kullandı.
İsrail Enerji Bakanı Israel Katz da sosyal medya platformu X’ten yaptığı açıklamada, şunları kaydetti: ‘ Türkiye Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar ile verimli bir sohbet gerçekleştirdik. Enerji işbirliğimizi yenilemenin olanaklarını tartıştık. Başbakan Netanyahu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşme amaçlı (Türkiye’ye) bir ziyaret planlarken, bölgesel işbirliği açısından umut verici bir dönemden geçiyoruz. Bizi izlemeye devam edin.’”[1]
Özetle Aksa Tufanı’nın hemen öncesinde Türkiye, İsrail’le ilişkilerini güçlendirme yolunda ilerliyordu. Nitekim 9 Mart 2022 tarihinde İsrail Cumhurbaşkanı Herzog Türkiye’ye gelmiş, o görüşmede de “enerji işbirliği” ön plana çıkmıştı.[2]
Bu ve benzeri haberler Filistin duyarlılığımızın ortalık “sakin” olduğunda takip, talep ve baskı içeren bir programa dayanmayışının bir göstergesi olarak görülebilir. Diğer taraftan İsrail’le kurulan bu ilişkinin Türkiye kamuoyunda ciddi bir şekilde sorgulanmaması ya da infial yaratmaması, Filistin hassasiyetimizin yukarıda sözünü ettiğim faktörlerle malul olmasıyla da ilişkilidir. Bu maluliyet kendisini Aksa Tufanı sürecinde de göstermiş, eylemlerimiz yaklaşık 7 ay boyunca İsrail’le yapılan ticareti engellemeye yetmemiş ya da bu ticareti kesmeye yönelmemiştir. Dahası, Filistin duyarlılığına sahip olan kesimlerin bir kısmı bu ticareti savunmuş, İsrail’le ilişkinin “reel politik” gereği makul olduğunu savunabilmişlerdir.
Durum böyleyken Türkiye’nin İsrail’i bir devlet olarak tanıyor olma gerçekliğinin nasıl değiştirileceğine ilişkin bir gündemin olmaması anlaşılabilir bir şeydir.
*
Ülkemizdeki Filistin duyarlılığının samimiyeti ve içtenliğinde şüphe yok diye düşünüyorum. Ancak bu duyarlılığın doğru bir felsefeye, ahlaki bir temele ve sonuç alıcı bir yönteme sahip olmaması gibi bir sorunumuz var.
Aksa Tufanı hem bu sorunlara çözüm bulunması hem de bu duyarlılığın nasıl örgütleneceği konusunda da önümüzü aydınlatmıştır.