Gadir-i Hum ve Velayet bayramındayız. Bu mübarek günde Kur’ani bir bahis olarak en uygun konu “Velayet Ayetleri” olsa gerek.
Biz geçen bazı programlarımızda ve yazılarımızda bu konuda bir ölçüde açıklamalarda bulunmuştuk. Ama bu yazıda ayetlerle ilgili, bazısı önemine binaen tekrar, ama bazısı da yeni olmak üzere en önemli noktalara değinmeye çalışacağız:
1- Mâide, 55-56:
اِنَّمَا وَلِیُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا الَّذٖینَ یُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ وَیُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾
55. Şüphesiz sizin veliniz, yalnızca Allah, Resulü ve namazı hakkıyla yerine getiren ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir.
Mâide 55. ayet Hz. Ali hakkında nazil olmuştur. Bu ayetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu sadece Şii kaynaklar değil, diğer mezheplere ait kaynaklar ve tefsirlerin birçoğu da nakletmiştir. İşte bunlardan örnekler:
Zemahşerî, el-Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor: "Bu ayet, Ali -kerremellahu vecheh- hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali namazda, rükû halindeyken bir dilenci ondan yardım istemiş, o da küçük parmağında olan yüzüğünü ona vermiştir…" (Zemahşerî, el-Keşşaf, Mâide Sûresi, 55 ve 56. ayetlerin tefsiri.) Vahidî de, Esbabu'n-Nüzul adlı kitabında, bu ayetin nazil olma sebebini şöyle açıklıyor: "Bu ayetin sonu, Ali b. Ebî Talip (a.s) hakkındadır. Zira o, namazının rükûunda yüzüğünü fakire bağışlamıştır."
Tabersî de kendi tefsirinde Hz. Ebuzer'den naklen bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini nakletmiştir. (Tabersi, Mecmaü'l-Beyan, c.3, s.210. Vahidî, Esbabü'n-Nüzul, Mâide Sûresi, 55. ayet.)
Evet, bu ayette hasr edatı olan innema (sadece) ifadesiyle, Allah ve Resulü’nden sonra müminlerin velayet sahibi olarak Hz. Ali (a.s) tanıtılmaktadır.
Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum gününde okuduğu hutbede bu ayete de değinmektedir. Demek ki bu ayetin Hz. Ali’nin velayetiyle alakası vardır ki orada bunu okumaktadır.
Ayette “evliya” (çoğul) ifadesi yerine “veliyy” ifadesi kullanılmıştır. Bunun sebebi belki de şudur ki velayet asaleten Allah’a hastır. Başkalarının velayeti Allah’ın velayetinin uzantısıdır. Bu yüzden de velayet sahiplerini O belirlemelidir. Yani aslında “Veli” tektir; O da Hak Teâla’dır, diğerlerinin velayeti asıl velayet sahibinden onlara tefviz edilmiştir.
Bazıları ayette geçen “vav” edatlarının hepsini atıf “vav”ı olarak tutup “Namaz kılan, zekât veren ve rükû edenler” şeklinde meallendirerek “rükû halinde zekât verenler” anlamını geçersiz kılma gayreti içine girmişlerdir. Oysa öyle bir şey olsaydı, evvela namaz içinde rükû da olduğu için onu ayrıyeten zikretmenin anlamı yoktur. Saniyen eğer öyle olsaydı, önceki iki kelime gibi, onu da muzari (yerkeun) kipiyle söylemesi uygun olurdu; oysa öyle değildir.
Bazıları ayette geçen rükû ifadesini “huzu ve teslimiyet” olarak tercüme edip namazdaki rükû anlamı taşımadığını iddia etmişlerdir. Rükû kelimesinin huzu anlamını da ifade ettiğini inkâr etmiyoruz ama ayette bu anlamın kastedildiğini söylemeye engel karineler var; şöyle ki:
a) Evvela ayette geçen hasr-sınırlama (sizin veliniz sadece Allah, Resulü ve iman edipte...), bu velayete mazhar olanların belli bir özelliğe sahip olduklarını gösteriyor. Aksi takdirde bunu sınırlamanın bir anlamı olmaz. Yani gerçek mümin olan ve namazı ve zekâtı huzû ile eda eden herkes bu velayete sahip olur. Oysa ayet, bunun böyle olmadığını getirdiği sınırlamayla ortaya koymaktadır.
b) Eğer ayetteki rükûdan bildiğimiz normal rükû kastedilmezse, ayetteki salat kelimesi de namaz olarak değil, mesela dua olarak algılanmalıdır. Zira bu ikisi peş peşe geliyor. Oysa bunu kimse söylememiştir. Neden salat namaz diye tefsir edilsin de, sıra rükua gelince zihinlerden uzak bir mana kastedilmiş olsun?!
c) Hepsinden önemlisi, ayetin sebeb-i nuzulü hakkında Şia ve Sünni kaynaklarda nakledilen hadislerdir. Bu hadisler, ayetin belli bir olayın ardından, yani Hz. Ali'nin (a.s) namaz halindeyken rükûda sâile / dilenciye verdiği sadakanın ardından nazil oluğunu ortaya koymaktadır ki bunu nakleden kaynaklardan sadece bir kaçını yukarıda nakletmiştik.