Köşe Yazıları

Aksa Tufanı ve Filistin Duyarlılığımız Hakkında Bir Değerlendirme | Mücahit Gültekin

01 August 2025 14 dk okuma 4 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 3 / 4

Her şeyden önce Aksa Tufanı, Filistin duyarlılığının bir direniş felsefesine dayalı olması gerektiğini bizlere göstermiştir. Direniş felsefesi, soykırım rejimini tanımama; Filistin nehirden denize özgür oluncaya dek mücadeleye devam etme ve bu uğurda her türlü fedakarlığı göğüsleme anlamına gelmektedir. Bunun bizim ülkemizdeki karşılığı ilk planda İsrail’e ekonomik ve siyasi ambargo uygulamaktır. Direniş örgütlerinin desteklenmesi de Filistin duyarlılığının bir gereğidir.

Filistin duyarlılığı sabır, fedakarlık, metanet, yılgınlık göstermeme, birliktelik gibi erdemleri gerektirmektedir. Çünkü İsrail ve Batılı ortakları, “Filistin duyarlılığını” çeşitli gerekçelerle cezalandırma yöntemini kullanmaktadır. Bunların arasında kaos ve tefrika çıkarma, ekonomik yaptırımlar, yalnızlaştırma ve itibarsızlaştırma gibi seçenekler yer almaktadır. Ancak sabır ve metanetle hareket etme bu yöntemleri boşa çıkaracaktır. Aksa Tufanı’nın başladığı günlerde oluşturulan manipülasyon atmosferinin birkaç ay sonra HAMAS lehine dönmesi bunun önemli bir kanıtıdır.

Fakat bunlar arasında “birliktelik/vahdet” erdeminin Filistin duyarlılığını israf etmeme açısından önemli bir yeri olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Filistin; gerek mezhep temelinde, gerek kavmiyet temelinde gerekse hizip temelinde yürütülen ayrımcılıkları boşa çıkarmak için önümüze konulmuş ilahi bir fırsattır. Mezhep ayrımı yapmadan, kavmiyet ayrımı yapmadan ve  hatta  din ayrımı yapmadan Filistin davası ekseninde buluşabiliriz. Bunun çok büyük bir bereketi olacaktır. Şüphesiz Allah’ın hesabını bizler bilemeyiz ama benim anladığım kadarıyla Filistin hakkındaki ilahi hesap herkesi bu projeye dahil olmaya yöneltiyor. Aksa Tufanı’yla birlikte daha da görünür olan yeni denklem de bunu gösteriyor. Gazze’de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve İslami Cihad gibi sol ve İslamcı ideolojilere sahip direniş örgütleri bir araya gelirken, Kuzey’de Şii Hizbullah, Yemen’de Zeydi (ve Şafii) Ensarullah Filistin direnişinin öncü hareketi Sünni HAMAS’la aynı cephede aynı düşmana karşı mücadele etmektedir. Şimdi bu mücadelenin bayrağı yavaş yavaş Batılı ülkelerde de -düşünce düzeyinde de olsa- dalgalanmaya başlamıştır.

Diğer taraftan Filistin duyarlılığının sonuç alıcı bir yönteme sahip olması gerekmektedir. Bu noktada kitap, dergi, arşiv çalışmaları ve akademik çalışmalar gibi Filistin bilincini arttıran “düşünce temelli” çalışmalar; marş, ezgi, tiyatro, şiir vb. gibi “duygu temelli” çalışmalar ve protestolar gibi “eylem temelli” çalışmaların hepsine ihtiyaç vardır. Burada özellikle eylem temelli çabaların soyut ve afaki değil, somut taleplere dayanması önemlidir. Aksa Tufanı sürecinde “ticaretin kesilmesi” gibi somut bir taleple yürütülen eylemlerin siyasi irade üzerinde etkili olduğunu ve sonuç alındığını gördük. Yine İsrail ve İsrail’le ilişkili şirketlerin ürünlerinin boykot edilmesinde de giderek yaygınlaşan bir bilincin yerleştiğini gözlemliyoruz.

Bunlarla birlikte somut ve sahih taleplere halel getiren yaklaşımlara mesafeli duran bir tutum ayrıca önem taşımaktadır. Burada bir noktayı da ifade etmekte fayda var: Her sosyal ve siyasal hareket sahaya çıktığında gerek söylem düzeyinde gerekse eylem düzeyinde bazı yanlışlar yapabilir. Önemli olan bu yanlışlardan da öğrenmektir. Bu yanlışları içeride bir krize dönüştürmeden bir öğrenme fırsatına dönüştürebilirsek Filistin duyarlılığı daha da olgunlaşacaktır.

*

Alptekin Dursunoğlu Kayıp Direniş kitabında “Siyonistlerin Programı Arapların Programsızlığı” başlığı altında Filistin’in kaybedilmesinin temel sebeplerinden biri olarak Siyonistlerin belirli bir program çerçevesinde hareket etmesini, buna karşılık ise Arapların ve İslam dünyasının buna karşı koyacak bir plan ve programdan yoksun olmasını gösterir. “Çünkü program yapmak kolektif bir akıl ve kolektif bir liderlik gerektiriyordu” diyen Dursunoğlu, “Kendilerine ait bir programı olmayan Araplar kendilerine ait yurdun tamamını kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca İngiltere’nin Mac-Donald Planı’na tutundular” tespitini yapar (s.363-364).

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar