Bu sebeple bu beş mübarek şahsiyet İslam literatüründe Ashab-ı Kisâ veya Âl-i Abâ olarak anılmış; İmam Hüseyin de beşinci şahsiyet olması sebebiyle Hâmis-i Âl-i Abâ olarak vasıflandırılmıştır.
“Biz de Onların Mükâfatına Ortağız”
Cabir daha sonra Kerbelâ şehitlerine yönelerek şöyle hitap etti:
“Ey Hüseyin’in yanında yatan tertemiz ruhlar! Size selam olsun.”
Ardından onların namazı ikame ettiklerine, zekât verdiklerine, iyiliği emredip kötülükten sakındırdıklarına ve ölünceye kadar Allah yolunda mücadele ettiklerine şahadet etti.
Sonra son derece dikkat çekici bir cümle söyledi:
“Muhammed’i peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki biz de sizin mükâfatınıza ortağız.”
Atiyye şaşkınlıkla:
“Biz nasıl onların mükâfatına ortak olabiliriz? Biz kılıç sallamadık, savaşmadık. Oysa onların başları bedenlerinden ayrıldı, çocukları yetim, kadınları dul kaldı.”
diye sordu.
Cabir buna Hz. Peygamber’den işittiği bir hadisle cevap verdi:
“Kim bir topluluğu severse kıyamet günü onlarla beraber olur. Kim bir topluluğun amelini sever ve ondan razı olursa onların yaptıklarına ortak sayılır.”
Ardından:
“Muhammed’i peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki benim ve dostlarımın niyeti, Hüseyin ve dostlarının niyetidir.”
dedi.
Cabir’in bu sözü, Kerbelâ düşüncesinin en temel ilkelerinden birini ortaya koymaktadır: Hak yolunda fiilen bulunamayan kimse, kalbi, sevgisi, niyeti ve duruşuyla o yolun insanları arasında yer alabilir.
Böylece Kerbelâ yalnızca hicrî 61 yılında meydana gelmiş tarihî bir olay olmaktan çıkarak her neslin ahlâkî ve manevî tercihini belirleyen canlı bir ölçü hâline gelmektedir.
Ehl-i Beyt Kervanıyla Buluşması
Atiyye’nin anlatımına göre Cabir’in ziyareti sırasında Şam yönünden bir kervan göründü.
Cabir, Atiyye’den giderek kervanın kimlere ait olduğunu öğrenmesini istedi.
Atiyye kısa süre sonra geri dönerek:
“Ey Cabir! Ayağa kalk ve Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini karşıla. Zeynelâbidîn, halaları ve kız kardeşleriyle birlikte geliyor.”
dedi.
Cabir onları karşılamak üzere harekete geçti.
İmam Zeynelâbidîn (a.s.) ile karşılaştığında İmam:
“Sen Cabir misin?”
diye sordu.
Cabir:
“Evet.”
cevabını verdi.
İmam Zeynelâbidîn’in (a.s.) ardından ona Kerbelâ’da yaşananları hatırlatarak şöyle buyurduğu nakledilir:
“Ey Cabir! Bu topraklarda erkeklerimiz öldürüldü, çocuklarımızın başları kesildi, kadınlarımız esir edildi ve çadırlarımız ateşe verildi…”
Böylece Cabir’in Erbain ziyareti, yalnızca İmam Hüseyin’in kabrinin ziyaretiyle sınırlı kalmamış; Kerbelâ’dan sonra esaret yolculuğuna çıkarılan Ehl-i Beyt mensuplarıyla buluşmayla da anlam kazanmıştır.
Cabir’in Erbain Ziyaretinin Anlamı
Cabir’in Kerbelâ ziyareti üç açıdan özel önem taşımaktadır.
Birincisi, korkunun hâkim olduğu bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Yezid yönetiminin Kerbelâ’dan sonra oluşturduğu siyasî atmosferde İmam Hüseyin’in yanında açıkça yer almak ciddi bir cesaret gerektiriyordu.
İkincisi, bunu yapan kişi sıradan biri değildi. Cabir, Hz. Peygamber’in tanınmış sahabelerindendi. Dolayısıyla onun Hz. Hüseyin’in mezarını ziyaret etmesi, Kerbelâ hadisesi konusunda açık bir siyasî ve dinî tavır niteliği taşıyordu.
Üçüncüsü ise Cabir’in ziyaretinin sadece ağlamaktan ibaret olmamasıdır. Gusül, taharet, güzel koku, Allah’ı zikrederek yürüme, Hüseyin’e selam verme, onun yoluna şahitlik etme ve şehitlerle aynı niyeti taşıdığını ilan etme gibi unsurlar bir araya geldiğinde bu ziyaret, velayet bilincinin ve Hüseynî duruşun ilanına dönüşmektedir.
Bu nedenle Cabir’in Erbain ziyareti sonraki nesiller için yalnızca tarihî bir hatıra değil, Ehl-i Beyt’e sadakatin, zulme karşı tavrın ve Kerbelâ mesajını diri tutmanın sembollerinden biri olmuştur.
Bir Ömrün Sonu
Cabir b. Abdullah Ensârî, İslam’ın ilk yıllarından Ehl-i Beyt imamlarının sonraki kuşağına kadar uzanan uzun bir ömür yaşadı.
Akabe biatine katılan sahabelerin hayatta kalan son isimlerinden biri olduğu nakledilmektedir.