“Muhammed b. Ali’yim.”
cevabını verdi.
Cabir onu yanına çağırdı; ellerini tuttu ve öptü. Ardından şöyle dedi:
“Resulullah sana selam söyledi.”
İmam Bâkır (a.s.):
“Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Resulullah’ın üzerine olsun. Resulullah bana nasıl selam gönderdi?”
diye sordu.
Cabir bunun üzerine yıllar önce Hz. Peygamber’in kendisine söylediklerini anlattı:
“Ey Cabir! Sen uzun yaşayacak ve benim evlatlarımdan Muhammed b. Ali b. Hüseyin adındaki biriyle karşılaşacaksın. Allah ona nur ve hikmet verecektir. Onunla karşılaştığında kendisine benden selam söyle.”
Bu rivayet Şeyh Müfid’in el-İrşâd adlı eserinde aktarılmakta; ayrıca İlelü’ş-Şerâi‘ ve Bihârü’l-Envâr gibi Şiî kaynaklarında da farklı tariklerle yer almaktadır.
Böylece Cabir, Hz. Peygamber dönemini İmam Bâkır dönemine bağlayan canlı bir tarihî köprü hâline gelmiştir.
İmam Hüseyin’in İlk Ziyaretçisi
Cabir b. Abdullah’ın İslam ve Şia tarihindeki en önemli özelliklerinden biri de Kerbelâ faciasından sonra İmam Hüseyin’in (a.s.) kabrini ziyaret eden ilk kişilerden biri, geleneksel anlatıma göre ise ilk ziyaretçisi olmasıdır.
İmam Hüseyin (a.s.) ve yarenlerinin şehadetinden sonra İslam toplumu Yezid yönetiminin oluşturduğu ağır siyasî baskı ve korku ortamını yaşıyordu. Böyle bir dönemde Medine’den kalkıp Kerbelâ’ya gitmek ve İmam Hüseyin’in mezarını açıkça ziyaret etmek yalnızca şahsî bir yas eylemi değildi.
Cabir, Resulullah’ın tanınmış bir sahabesiydi. Bu nedenle onun Medine’den Kerbelâ’ya giderek İmam Hüseyin’in kabrini ziyaret etmesi aynı zamanda Hüseynî kıyamın meşruiyetinin ve Ehl-i Beyt’e bağlılığın açık bir ilanı anlamına geliyordu.
Cabir bu yolculuğa, Şiî raviler arasında önemli bir yere sahip olan Atiyye Avfî ile çıktı.
Kaynakta bu ziyaretin hicrî 61 yılının 20 Safer günü, yani İmam Hüseyin’in şehadetinin kırkıncı gününde gerçekleştiği aktarılmaktadır. Bu tarih daha sonraki dönemlerde Erbain adıyla Ehl-i Beyt geleneğinin en önemli ziyaret günlerinden biri hâline gelmiştir.
Cabir’in Kerbelâ’ya Girişi
Atiyye, Kerbelâ’ya vardıkları anları şöyle anlatır:
Cabir önce Fırat’ta gusletti. Ardından temiz elbiselerini giydi ve güzel koku sürdü. İmam Hüseyin’in (a.s.) kabrine doğru ilerlerken attığı her adımda Allah’ı zikrediyordu.
Kabre yaklaştığında Atiyye’ye:
“Elimi kabrin üzerine koy.”
dedi.
Atiyye onun elini kabrin üzerine koydu.
Cabir, İmam Hüseyin’in kabrine dokununca büyük bir hüzünle kendinden geçti. Atiyye yüzüne su serperek onu kendine getirdi.
Cabir kendine geldiğinde üç defa:
“Yâ Hüseyin! Yâ Hüseyin! Yâ Hüseyin!”
diye seslendi.
Ardından:
“Dostuna cevap vermeyen bir dost nasıl dosttur?”
dedi.
Sonra kendi sorusuna kendisi cevap verdi:
“Nasıl cevap verebilirsin ki boynunun damarları kesilmiş, kanın dökülmüş ve başın bedeninden ayrılmıştır?”
Bu sözlerin ardından Cabir İmam Hüseyin’in (a.s.) makamına şahadet ederek onun Resulullah’ın evladı, Müminlerin Emiri Ali’nin oğlu ve Hz. Fatıma’nın evladı olduğunu dile getirdi.
“Ashab-ı Kisâ’nın Bir Ferdisin”
Cabir’in İmam Hüseyin’e hitabındaki önemli ifadelerden biri şudur:
“Sen Ashab-ı Kisâ’nın bir ferdiydin.”
Buradaki Ashab-ı Kisâ ifadesi, Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’den oluşan beş seçkin şahsiyeti ifade etmektedir.
Metnin dipnotunda bu kavram Ümmü Seleme’den nakledilen meşhur Hadis-i Kisâ ile açıklanmaktadır.
Rivayete göre Hz. Fatıma (s.a.) bir gün babası Hz. Peygamber’e yemek getirmişti. Resulullah (s.a.a.) Hz. Ali’yi, Hasan’ı ve Hüseyin’i de çağırmasını istedi. Hepsi toplandığında Cebrâil’in Ahzâb suresinin 33. ayetindeki tathir bölümünü getirdiği aktarılır:
“Allah ancak siz Ehl-i Beyt’ten her türlü kötülüğü gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.”
Resulullah (s.a.a.) Hz. Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i abasının altına alarak onların kendi Ehl-i Beyt’i olduğunu ilan etmiş ve onların tertemiz kılınması için dua etmiştir.