Üstat Dinani: Evet öyle… Merhum Corbin, sizin de işaret ettiğiniz gibi Şii bir arif olan Seyyid Haydar Amuli''ye cezp olmuştu. Onun birçok eseri üzerine çalıştı ve bunları yayımladı. O genel olarak şuna inanırdı -ki ben de onunla aynı düşünceyi paylaşıyorum ve onun bu düşüncesini çok seviyorum- onun inancına göre Şiilik olmaksızın irfan olmaz. O, tüm arifleri, hatta Sünni olanlarını dahi Şii olarak görürdü.
Ona göre Mevlana''nın veya Attar''ın şiirlerinde yaptığı gibi kimi ariflerin halifeleri övmesinin veya onlara şiirler yazmasının bir önemi yoktu. Ona göre irfan, tümel (küllî) velayete bağlılık olmaksızın imkânsızdır ve tümel velayet de Şii İmamlarına aittir. İşte bu bağlamda Şii olmayan hiçbir arifin olamayacağına inanıyordu. Bu çerçevede tüm ariflere büyük bir bağlılık içindeydi; ama Haydar Amuli hem arif hem de Şii olduğu için Muhyiddin''i de atlayıp Seyyid Haydar Amuli''ye meftun olmuştu.
Laricani: Pekâlâ üstat, yeniden Allame Tabatabai bahsimize geri dönelim. Allame''nin çok değerli kitaplarından biri de Usul-i Felsefe ve Reviş-i Realizm''dir (Felsefenin İlkeleri ve Realizm Yöntemi). Sizin de bildiğiniz gibi Allame Tabatabai, o kitabı yazdığı dönemde ülkemiz, özellikle de ülkemizin yazılı kültürü Batı felsefesinin ve diyalektik materyalizmin saldırısı altındaydı. Sizce onun eserleri bu düşüncelere karşı koymada ne ölçüde etkili oldu?
Üstat Dinani: Evet, güzel bir soru sordunuz. Merhum Allame Tabatabai, eşine az rastlanır bir insandı. Allame Tabatabai şu an çok meşhurdur, şu an onu herkes tanıyor, şimdi onu tanımayan hiç kimse yok. Birçok öğrencisi vardı. Allah''a hamd olsun ülkemizde muhtelif alanlarda onun birçok öğrencisi var.
Merhum Allame Tabatabai, çok geniş kapsamlı bir insandı. Filozoftu, kelâmcıydı, büyük bir müfessir, büyük bir fakih, usûlcüydü ve büyük bir edebiyatçıydı. Arap edebiyatında da çok eşsiz biriydi.
Fıkıh ve usûl (fıkıh metodolojisi) alanında yazdığı eserleri biz gördük, el yazısıyla yazdıklarını gördük, onlar şu an basıldı mı bilmiyorum. Sanırım birçoğu basılmadı, bazıları basıldı. 40 yıl önce biz eserlerini basmak, yani düzenlemek ve yayım aşamasına getirmek için kendisinden izin istedik. Defalarca tekrar ettiği bir sözü vardı ki bu söz benim için çok ilginçti ve hala unutmadım. Allame Tabatabai''nin fıkıh ve usûl eserleri aslında çok önemliydi. Kendi döneminde onun fıkıh bilgisi düzeyinde çok az sayıda âlim vardı.
Allame Tabatabai “Menbehi''l-kifâyedir'''' (yeterince var) diye buyurdu. Bu konuda çok sayıda kitap yazıldı, benimkiler basılmasa da önemli değil demek istiyordu. O, bu sözüyle zamanının ruhunu bildiğini, zamanını çok iyi tanıdığını ve neyin daha fazla gerekli olduğunun farkında olduğunu gösteriyordu. Bunu, yaşantısıyla ve davranışlarıyla da ispat etmiştir.
Mesela Havza (medrese) âlimleri arasında genellikle tefsir çok az söz konusuydu. Yani çok az âlim tefsir yazıyor veya tefsir dersi veriyordu. O, kendi döneminin öğrencileri için tefsirin gerekli olduğunu hissetti. Tefsir dersleri verdi ve muhteşem el-Mizan tefsirini yazdı.
Ayrıca o dönemde felsefenin gerekli olduğunu hisseti, elbette şimdi de gerekli; ama o kendi döneminde bunu hissetti ve felsefe dersleri verdi. Felsefe öğretimi onun hayatı için çok zararları olan bir şeydi, başına pek çok dert açtı ki şimdi ben bu meseleye girmek istemiyorum. Havzada felsefe dersleri vermek birçok sorunla karşı karşıya kalmaya sebep oluyordu. Maddi hayatını olumsuz etkiliyor, dikkate alınmamasına yol açıyordu. Bunlara rağmen o felsefe dersleri verdi. Allame Tabatabai fıkıh eserleri için ‘yeterince var'' diyerek eksik gördüğü alanlar üzerinde durdu.