Özet
Din araştırmaları sahasında, Rönesans’tan sonra; özellikle Hume ve Kant’ın yönelttiği eleştirilerin ardından ortaya çıkan fikrî dalgalanmalar dikkate alındığında, dinin bağımsız ve çözümlenebilir bir fenomen olarak müstakil yerini büyük ölçüde kaybettiği hissediliyordu. Her ne kadar bazı düşünürler o dönemde de Tanrı’ya inanmayı mümkün görüyor olsalar da Tanrı artık bir hipoteze ve varsayımsal bir ilkeye dönüşmüştü. İç dünyamızdaki birtakım eğilimleri açıklamak için O’ndan yararlanılıyordu.
Immanuel Kant’ın Tanrı’ya inancın gerekliliğini savunurken O’ndan “farazî bir varlık”, “ispatlanamayan ve reddedilemeyen bir mevcut” olarak söz etmesi, gerçekte inkârcılığın en ağır biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Meselenin özü de burada yatmaktadır. Çünkü Kant bilse de bilmese de akıl sahibi her insan, farazî bir Tanrı’nın gerçek Tanrı’nın yerini alamayacağını ve hakiki Tanrı’ya imanın etkisinin Tanrı varsayımından beklenemeyeceğini anlayabilir.
Gerçekten de Kant gibi bir düşünürün, insanı ahlaklı kılmak için varsayımdan öteye geçmeyen ve varlığı bütünüyle kuşkulu olan bir Tanrı’yı önermesi oldukça şaşırtıcıdır; hatta insanın buna inanması güçtür. Hakikaten bu tür bir ispat, açık inkârdan daha kötü olmasa bile, ondan daha iyi de değildir.
İşte böyle bir ortamda, ansızın Alman bir şahsiyet dinî düşünce alanına yeni görüşler kazandırdı. Bu sayede dinî düşüncede yeni bir dönem başlamış oldu. Bu şahsiyet Friedrich Schleiermacher’den (1768-1834) başkası değildi. Schleiermacher, Din Hakkında adlı eserini kaleme alıp 1799 yılında yayımlayarak çağdaş dönemin dinî düşüncesine önemli bir katkıda bulundu.
Görüşlerini destekleyenlerin de eleştirenlerin de kabul ettiği üzere Schleiermacher, on dokuzuncu yüzyılda Protestan düşünceyi harekete geçiren sürecin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Din araştırmaları sahasında Ernst Troeltsch, Rudolf Otto, Joachim Wach, Katz, Stace, William James ve Proudfoot gibi ondan sonraki birçok düşünür, onun Din Hakkında adlı eserinden ve Hıristiyan İmanı başlıklı diğer çalışmasından etkilenmiştir.
Schleiermacher’in Nazariyesinin Özeti
Schleiermacher’in din sahasında iki temel hedefi vardır: Birincisi, dinin yeni bir tavsifini ve modern yorumunu ortaya koymak; ikincisi ise din ve dindarlığın kesin müdafaasını yapmaktır. Bu hedeflere ulaşmak için onun gerçekleştirdiği en önemli değişim, dinî araştırmaların yönünü dışsal dinî inançlardan, bu inançların dindar özne üzerindeki içsel karşılığına çevirmesidir.
Başka bir ifadeyle Schleiermacher, haricî din araştırmasını dâhilî din araştırmasına dönüştürmüştür. Böylece dini, insanın derununda inkâr edilemez bir hakikat; onun bulgu, sezgi ve hislerinin bir parçası olarak temellendirmeye çalışmıştır. Bu yolla dinin yerini tespit etmiş ve onu eleştirmenlerin saldırısından korumayı hedeflemiştir. Nitekim şöyle der:
“İbadetin ne olduğu ve ibadette hangi varlığa yönelineceğini sormak yerine, dindarın derunundan ne geçtiğini; itaat, ibadet, tazim ve kurbana riayet etmesini sağlayan şeyin ne olduğunu sormak gerekir.”
Schleiermacher’in yöntemi, bir şeyin yalnızca tecrübe sırasında nasıl zuhur ettiğine bakan fenomenolojik yöntemdir. Bu yöntemde, söz konusu şeyin hakikat içerip içermediği hakkında doğrudan bir yargıda bulunulmaz. Bu yaklaşım, din felsefesi açısından son derece önemlidir. Çünkü dikkatleri dinin dışsal ispatından ziyade, dinî tecrübenin özne üzerindeki içsel görünümüne yöneltmektedir.
Schleiermacher’e göre tecrübe, pasif ve edilgen bir yüzleşmedir. Bu tecrübenin bazı temel özellikleri vardır. Birincisi, tecrübe edilen şey canlı ve etkileyici bir mahiyet taşır; kişinin deprem olgusuyla yüzleşmesi buna örnek gösterilebilir. İkincisi, aynı fenomeni tecrübe eden başkalarıyla bir tür dertdaşlık ve ortaklık hissi meydana getirir. Üçüncüsü, aklî çıkarımlardan ve kavramsal yapılardan bağımsızdır. Dördüncüsü ise başkalarına bütünüyle aktarılamaz olmasıdır.