Schleiermacher, hem din taraftarı hem de din tenkitçisi aydınların dinin tarifinde hataya düştüklerini savunur. Ona göre din; yalnızca inanç, ahlak ve davranışlar bütünü olarak tanımlanamaz. Böyle bir tanımı indirgemeci bir yaklaşım olarak görür. Çünkü bu durumda din, kendisinden başka alanlara irca edilmiş olur. Oysa Schleiermacher dini, diğer bütün alanlardan bağımsız ve özgün bir gerçeklik olarak kabul eder.
Bu nedenle o, dinî hayatın haricî formlarını sahih ve derunî dinî hayatla karıştırmaz. Ona göre dinin özü, dışsal ritüellerde, ahlaki kurallarda veya teorik inanç önermelerinde değil; insanın iç dünyasında yaşadığı özgün dinî tecrübede aranmalıdır.
Schleiermacher, din sahasındaki bütün eleştirilerin esasen dinî inançları, öğretileri ve önermeleri hedef aldığını düşünüyordu. Bu nedenle ona göre dini en iyi savunma yolu, dinin asıl eksenini, cevherini ve ayırt edici özelliğini tespit etmekti. Schleiermacher, adı geçen iki eserinde bu nazariye için iki ayrı çerçeve ortaya koymuştur.
O, dinin hem tavsifi hem de müdafaası konusunda indirgemeciliği reddetmekte ısrarcıdır. Çünkü ona göre din, ancak diğer alanlardan bağımsız kabul edildiği takdirde tam ve sahih biçimde anlaşılabilir. Bununla da yetinmeyen Schleiermacher, dini yalnızca düşüncenin diğer alanlarından bağımsızlaştırmakla kalmamış; onu zihinsel kavram ve kategorilerden de bağımsız kılmaya çalışmıştır.
Bu ikinci maksada ulaşabilmek için iki şartı gerekli görür:
-
Tecrübe, zihinsel kavram ve kategoriler türünden olmamalıdır.
-
Tecrübe, zihinsel kavram ve kategorilerin sonucu olmamalıdır.
Böylece Schleiermacher, nazariyesinin temel unsurlarından biri sayılan “yorumsuz tecrübe” anlayışına yaklaşır.
Nazariyesinin ilk boyutu, sonraki dönem araştırmacıları tarafından büyük ölçüde kabul görmüştür. Fakat ikinci boyutu, yani tecrübenin yorumdan ve kavramlardan bağımsız olduğu yönündeki ısrarı, aralarında Wayne Proudfoot’un da bulunduğu birçok düşünür tarafından eleştirilmiştir. Proudfoot, özellikle Dinî Tecrübe adlı eserinde bu yaklaşımı tenkit etmiştir. Onun görüşlerinden söz edilen bölümün sonunda bu eleştirilere ayrıca değinilecektir.
Schleiermacher, dindarın iç dünyasına yöneldiğinde üç temel fenomenle karşılaşır:
-
Dinin teorik bilgisi ve unsurları
-
Dinî fiiller ve ameller
-
Dinî duygular ve hissiyat
Birinci fenomeni bilgi alanıyla ilişkili gördüğü için dinin cevheriyle doğrudan ilgili kabul etmez. İkinci fenomeni ise ahlak alanıyla irtibatlandırır. Dinin asıl alanını ise üçüncü fenomenle, yani duygu ve hissiyatla ilişkilendirir.
Schleiermacher’in bu yaklaşımı, aslında insanı akıl, irade ve duygu alanlarından oluşan bir varlık olarak kabul eden kendi çağının antropolojik anlayışından etkilenmiştir. O, dini duygulara atfetmesini şu ifadeyle açıklar:
“Gerçek bilim, mükemmel görüştür. Gerçek eylem, kendiliğinden kültür ve sanattır. Gerçek din ise sonsuzluğa eğilim ve duygudur.”
Bu nedenle Schleiermacher’e göre dindarlık ne düşüncenin ne de iradenin işidir; bilakis duygu alanına aittir. Ona göre şevk duygusunun tahlil edildiği yerde dindarlık doğrudan tecrübe edilir. Bu ise düşünme yoluyla gerçekleşen bir şey değildir. Schleiermacher, dinî vukufiyeti asli ve vasıtasız kabul eder; dini bütünüyle insanın hissiyatında arar.
Din Hakkında adlı eserinde dinin cevherini sonsuzluğa iştiyak, duygu ve tecrübe olarak tarif eder. Buna karşılık Hıristiyan İmanı adlı eserinde dinin cevherini itaat duygusu ve tecrübesi; varlığın kaynağına veya evrenden ayrı bir kudrete bağlılık olarak kabul eder. Bununla birlikte onun açısından asıl önemli olan nokta şudur: Duygular, Allah’ın nefisler üzerinde doğrudan tasarrufta bulunmasından kaynaklandığında dinî nitelik kazanır.
Bu durumda insan edilgen olmalı ve tecrübesi uydurulmuş ya da yapay olmamalıdır. Bilakis bu tecrübe, insan nefsinin dışından fiilen alınmış olmalıdır. Schleiermacher bunu şu şekilde ifade eder:
“Dindarlık, sınırlılık hissi veya bilgi açısından kendini varlığın kaynağına ya da bir kudrete bağlı hissetmektir.”
Schleiermacher başka bir yerde şöyle der:
“Dindarlık ne bilgidir ne de eylem. Aksine duygu yoğunluğu veya aracısız şuurdur.”