Üstat Dinani: Eğer kendini tanırsa Hakk''ı da tanır, eğer kendi kadrini tanımazsa Hakk''ı da tanımaz. İşte Firavun''un ‘ben''i ile Hallac''ın ‘ben''inin farklılaştığı yer burasıdır. Firavun da enâniyetiyle bir ‘ben''e sahipti. “Ben sizin rabbinizim” diyordu. Onunki enâniyetti ve ebedi bir hicaptı. Ama bir de Hallac''ın “Ene''l Hakk”ı var. Hallac''ın “ben Hakk''ım” demesiyle Firavun''un “Ben sizin rabbinizim” demesi arasında çok fark var. Yeri gelmişken bunu da Mevlana''dan bir beyitle açıklayalım.
Mansur gibi ene''l Hak dedi ve kurtuldu
Firavun gibi ene''l Hak dedi ve alçaldı.
Evet, enâniyet çok ince bir noktadır. Hem kalın bir hicap olabilir, hem de marifete ulaşmanın yolu.
Laricani: Allame Tabatabai, burada velayet ve vahiy konusunu açıyor. O vahiy için bu marifetin tamamlanmasını zaruri görüyor. Buna delil olarak da İbn Sina''nın bir sözüne işaret ediyor. İbn Sina kitabının (el-İşârât ve''l-Tenbihât) 9. bölümünde geçen bu sözde vahiy ve nübüvvetin zorunluluğunu ariflerin makamı olarak ortaya koyuyor. Molla Sadra''dan getirdiği delil de çok güzel. Siz de Sühreverdi ile ilgili kitabınızda “Suretleri idrak ile kendini bilme gerçekleşmez” başlığı altında bunu açıklamışsınız. Allame Tabatabai diyor ki tüm insanların Allah''a dair basit idraki fıtridir.
Üstat Dinani: Burada derya sıfatlılık gündeme geliyor. Molla Sadra''nın işaret ettiği bu konu, bizim birçok ariflerimizin değindiği, Allame Tabatabai''nin de açıkladığı bir konudur. Marifet-i Hakk yani Hak Teâlâ''yı tanımak fıtridir. İnsan, Hak Teâlâ''nın zatına karşı fıtri marifete yani bilgiye sahiptir; bir de o bilgiye dair bilgiye sahiptir. Eğer o fıtri bilgisini bilirse ona “bilmeyi bilmek” denir. O zaman idrak mükemmel olur. Ama eğer bilmezse yeterli olmaz.
Molla Sadra bunu ‘ilm-i basit'' ve ‘ilm-i mürekkeb'' diye adlandırarak açıklıyor. Hak Teâlâ''ya dair o fıtri bilgi, ‘ilm-i basit''tir. Diyor ki bu önemli değil, tüm varlıklar fıtri bilgiye sahiptir; sadece insan değil. Molla Sadra bu konuda çok önemli bir şey söylüyor: “İnsanlarda mükellefiyetin ekseni ilm-i mürekkebdir” diyor.
Peygamberler geldiklerinde insanları o fıtri ilme davet etmediler. O, zaten var. Peygamberler, insanları bu ‘ilm-i mürekkeb''e davet ettiler. Yani “Hak Teâlâ''yı bildiğinizi bilin.” Fıtri ilimle akıl zaten biliyor. Ama bildiğini de bilmesi gerekiyor ki ‘bu ilm-i mürekkeb''dir.
Molla Sadra''nın ‘ilm-i mürekkeb'' diye adlandırdığı bu konuyla ilgili olarak, ismini vermeyeceğim ariflerden biri “Hiçbir şey yoktur ki, O''nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız” ayetindeki “la tefkahune” ifadesini “la yefkahune” şeklinde okumaktadır.
Elbette bu şekilde okuma da yedi kıraatten biridir ve bu şekilde okumak da doğru olabilir. Bu durumda ayetin anlamı “Siz onların tesbihlerini bilmezsiniz” değil, “Allah''ı tesbih eden o varlıklar, Allah''ı tesbih ettiklerini bilmezler” şeklinde olur.
Demin söylediğimiz konuyla ilgili olarak söylersek “bildiklerini bilmiyorlar.” Yani çoğunlukla fıtri olarak tesbih ederler; ama ‘ilm-i mürekkeb'' dediğimiz o ikincisine sahip değiller. “Bildiğini bilmek” şeklindeki “mürekkeb ilim” evliyanın, ariflerin, filozofların, insan-ı kâmillerin nasibidir.
Yani Hak Teâlâ''yı bildiklerini bilmeleri gerekir. Hak Teâlâ''yı biliyorlar; bununla birlikte bildiklerini bilmiyorlarsa bu “cehl-i basittir”; ama bundan daha güçlü olanı bir kişinin bilmemesi ve bilmediğini de bilmemesidir. Buna da “cehl-i mürekkeb” denir.
“Cehl-i mürekkeb” olduğu gibi “ilm-i mürekkeb” de vardır. İlm-i mürekkeb ise Hak Teâlâ''yı bilen ve bildiğini de bilen kimsenin ilmidir. Bir kişi eğer cehl-i mürekkeb içindeyse yani hem bilmiyor hem de bilmediğini bilmiyorsa bu, artık tedavi edilemeyecek bir hastalıktır.