Üstat Dinani: Bakınız, şefaat konusunda bu söylediklerinizi söyleyenler, şefaat meselesini anlamayan kişilerdir. Demin de söylediğimiz gibi zahir ehli olan kimseler, Allah''a ulaşmanın yolunun husuli ilimle ve fikri tasavvurlarla olduğunu düşünüyorlar. “Biz zaten O''nu tasavvur ediyoruz, şefaatin anlamı yoktur” diyorlar.
Daha önce de arz ettiğimiz gibi Hak Teâlâ''ya ulaştıran yol batındır. O batının da batını vardır ve herkes o batına ulaşacak yol bulamaz. O yolu bulsa da batının aşamaları vardır. Evliyadan öyle kimseler vardır ki batında sonuna kadar gitmişlerdir. Mümkün olabilecek en sona kadar gitmişlerdir. “Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ” (İki yay kadar kaldı araları yahut daha da yakın.) (Necm Suresi:9. ayet) “Kab-ı kavseyn”e kadar gitmişlerdir.
“Kâbe kavseyn” Kur''an''da geçen müthiş bir kelimedir. İki yay (kavis) anlamına gelen ‘kavseyn'' nüzul (iniş) ve suud (yükseliş) kavisleridir. Bu iniş ve yükseliş kavisleri varlık dairesinde tamamlanır. Varlık dairesi derken de bu dairenin üstünde bir şeye sahip değiliz.
Ayet-i kerime''de “ev ednâ” (yahut daha da yakın) ifadesi geçiyor. Bu, çok müthiş bir ifadedir. Burada “yakın” olan Hz. Peygamber''dir. “Ev ednâ” ile bu nüzul ve suud kavislerinden daha yakın ve yüksek olduğu anlatılıyor.
Bu, yani bir insanın batında gidebilme imkanına sahip olacağı en ileri noktadır. Mirac, Hatemu''l Enbiya''nın (s.a.a.) batıni seyridir. Bunu derken ben bunun zahirde olmadığını söylemiyorum, ancak daha çok batın söz konusudur. Bu yola herkes gidemiyor. Eğer zahirci bir insansa Allah''ı kendi tasavvur ettiği gibi bilir. O, kendi tasavvurunda yarattığı bir tanrıya sahiptir.
Eğer batına yol bulan bir insan ise o da yolun tamamını gidemiyor. Batının her merhalesine gidemiyor. Şefaat kelimesi “şef''” kelimesindendir. Şef'' kelimesi, iki şeyin buluşması, eşleşmesi demektir. Şef'' olmak bir şeyin bir şeye ilişik hale gelmesi, bağlanması demektir. Yani süluk eden, batın yolunda ilerleyen bir insan, o batın yolunun sonuna kadar giden birine vasıl oluyor, bağlantı kuruyor.
Bu bağlanma sayesinde ilerlemek kolaylaşıyor. Eğer ona bağlanmasaydı o yolda gidemezdi. Şefaat budur. Şefaat, batınla ilgili bir şeydir. Şefaat, bizim o yolun sonuna kadar giden Allah''ın evliyası ile bağlantı kurmamızdır. Hatemu''l-Enbiya''nın (s.a.a.) gittiği noktaya Cebrail bile gidememiştir. O da bağlantı kursaydı belki gidebilirdi. Hz. Emir (Hz. Ali) o bağlantıyı kurdu ve gitti. Şefaat işte budur: bağlantı kurmak ve gitmek. Şefaat eğer dedikleri gibi o zahiri anlamıyla olsaydı evet onlar haklı olurdu. Çünkü o zaman bir anlamı yoktur ki…
Laricani: Üstat yavaş yavaş programımızın sonuna yaklaşıyoruz. Aziz seyircilerimiz, inşallah sizin anlattıklarınızdan fazlasıyla yararlanmıştır. İnşallah diğer programlarımızda daha fazla istifade edeceğiz. Siz Allame Tabatabai ile on yıldan fazla birlikte oldunuz. Sadece toplu ortamlarda değil, ikili olarak da onunla çok zaman geçirdiniz. Acaba onunla şimdiye kadar herhangi bir yerde anlatmadığınız bir hatıranızı bize anlatır mısınız?
Üstat Dinani: Elbette hatıralar oldukça fazla, onun hizmetinde olduğum her lahza benim için bir hatıradır. Onun söylediği her cümle bir hatıraydı. Gündüz ve gece derslerinde ve bahsini ettiğim yolculuklarda birçok hatıralarım oldu. Ama benim hayatımı da bir anlamda değiştiren bir hatıramı size anlatayım.
Biz havzada dini ilimler okuyan arkadaşlar olarak bir şiir topluluğu kurmuştuk. Fıkıh, usûl vs gibi dini ilimler okuyorduk, bir şiir topluluğu kurduk; ama bu gizliydi. Çünkü o dönemlerde dini ilimler tahsil eden talebelerin şiir yazması hoş karşılanan bir şey değildi. Biz üç dört kişi bir şiir topluluğu kurmuştuk. Haftada bir, bir araya gelir yazdığımız şiirleri birbirimize okurduk.
Laricani: Siz de şiir yazar mıydınız?
Üstat Dinani: Evet ben de şiir yazardım. Şu an burada okuyamam ama bir miktar gazelim var. Biz, bunu gizli tutuyor ve kimseye duyurmuyorduk. Bu sadece üç dört kişi arasında olan bir şeydi. Gerçekten çok ilginçtir, Allame Tabatabai''den ders aldığım, İbn Sina''nın Şifâ derslerini aldığım bir gün dersle ilgili soru sormak için onun yanına gitmiştim. Bir sokağın başında durduk, dönüp bana “Duyduğuma göre şiir yazıyormuşsun!” diye buyurdu.