Kum İlim Havzası’nın ve daha sonra İran’daki diğer ilim havzalarının da İslâmî kıyamı oluşturmak, devrimi tesis etmek, kamuoyunu yönlendirmek ve halkı ön plana çıkarmak konusunda oynadığı eşsiz rol, aynı zamanda okulun cihatçı kimliğinin en belirgin göstergelerinden biridir. Havza mezunları faal zihinleri ve belagatlı dilleriyle mücahit İmam’ın düşmanları ezen kükreyişine ilk cevap verenler arasında yer aldılar ve süratle, ciddiyetle, kayıpların en ağırını üstlenerek sahaya indiler. İnkılapçı fikirleri yaymaya ve kamuoyunu yönlendirmeye başladılar.
İmam’ın İlim Havzalarına Yönelik Mesajındaki Umutları Ve Uyarıları
Merhum İmam, ilim havzalarına[2] verdiği anlamlı ve sarsıcı mesajında, bu gerçeklerin bilincinde olarak, âlimleri bütün halk ve İslâm devrimlerinde şehadetin öncüleri olarak görmüş, buna minvalde şehitlerin yolunu ve çabalarını hakikati anlamaya götüren bir yol olarak kabul etmiştir. Başka bir açıklamasında ise âlimler cihat sahasında öncüler, salihleri destekleyenler ve mazlumlara arka çıkanlar olarak tanıtılmıştır. Havzanın geleceği için en büyük umudunu hareket, mücadele ve devrim kaygısıyla hareket eden talebe ve âlimlere bağlamış, bu hayati konulardan uzak durup, sadece kitap ve derslerle yetinenlerden ise şikâyetçi olmuştur. Bu mesajda tahaccüre (taş kafalılığa, bağnazlığa) yönelenlere defalarca gönderme yapılmış, düşmanın bu gibi kimselerin ihmalkârlığından yararlanarak nüfuzunu kullanmasının ve din satıcılığının evrimleşmiş yöntemlerinin doğurduğu tehlikelere dikkat çekilmiştir. İmam’ın isabetli görüşüne göre, dünyanın dört bir yanındaki sömürgeci avcılar aslan yürekli din adamlarını ve politikacıları takip etmek için pusuya yatmış, âlimlerin halk nezdindeki şöhret, makam ve nüfuzlarını yok etmeyi planlamıştır.
İmam’ın Tahaccürden Ve “Dinin Siyasetten Ayrılabilirliği” Tezinden Duyduğu Kaygı
Ârifçe ve âşıkça duygularla yazılmış bu hikmetli metinde muhterem İmam’ın taşlaşma (tahaccür) ve kutsallık pazarlamacılığı şeklindeki eğilimlerin havzayı, dini siyasetten ve sosyal faaliyetlerden ayırmaya ve ilerlemenin doğru yolunu tıkamaya sürükleyebileceği yönündeki endişesi açıkça kendini göstermektedir.
Bu kaygı havzanın halkın temel meseleleriyle ilgilenmesini, sosyal ve siyasal faaliyetlerde bulunmasını, zulüm ve fesatla mücadele etmesini dinin siyasetle olan ilişkisini/birlikteliğini onun kutsallığına ve manevi sınırlarına aykırı gösteren, âlimlere barışçıl olmalarını ve siyasete girmenin tehlikelerinden uzak durmalarını salık veren tehlikeli bir eğilimin teşvik edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu yanılgıyı yaymak, âlimlerin, her zaman kendilerine karşı yürüttükleri mücadelelerden dolayı zor durumda kalan ve birçok konuda başarısızlığa uğrayan sömürgecilik ve istikbar unsurlarına verilecek en büyük armağandır. Bozguncu, ahlâksız ve çıkarcı sistemin unsurlarına [verilebilecek bu] en büyük hediye, bir taklit merciinin önderliğindeki İran milletinin kıyamıyla tasfiye edilmiştir. Dinin kutsallığı en çok da fikrî, siyasi ve askeri cihat sahalarında tecelli eder ve dinî bilginin hamillerinin fedakârlıkları, serdengeçtilikleri, cihatları ve pak kanlarını feda etmeleriyle sabit olur (ispatlanır). Dinin kutsallığını, Yesrib’e girdiğinde ilk icraatı hükümet kurmak, askeri bir güç örgütlemek ve siyaset ile ibadeti mescitte birleştirmek olan Hz. Peygamber’in (s.a.a) hayatında görmek gerekir. İlim havzası manevi itibarını ve kendi varoluş felsefesine sadakatini korumak için [veya korumak istiyorsa] halktan, toplumdan ve onun temel meselelerinden hiçbir zaman kopmamalı ve ihtiyaç halinde her türlü cihadı asli görevi görmelidir. Bu, muhterem İmam’ın havzayla, ileri gelenlerle ve özellikle de genç âlimlerle defalarca paylaştığı ve vurguladığı o önemli açıklamanın kendisidir.