İmamiye''ye göre aklın hücciyyet alanı, “Hüsn ve Kubh-i Akli” yani iyilik ve kötülüğün akılla bilinebileceği ilkesiyle sınırlıdır. Bu çerçevede Fıkıh Usulünde gündeme gelen “mustakillat el akliye” yani aklın nasstan bağımsız yargıları ile “gayri mustakillat el akliye” yani akıl-şeriat birlikteliğine dayalı yargılar arasında bir fark gözetmez ve her iki babı da “Aklın Hücciyyeti” başlığı altında inceler.
“Müstakillat el akliye” ile “gayri müstakillat el akliye” arasındaki temel fark şudur: ilkinde hem küçük önerme (=Suğra) hem de büyük önerme (=Kübra) aklidir. “Adalet iyi ve güzeldir. İyi ve güzel davranışlar gereklidir. Öyleyse adaletli olmak gerekir” örneğinde olduğu gibi. İkinci kısma gelince küçük önermesini şeriatın, büyük önermesini ise aklın önerdiği hükümlerdir. Örneğin: “Abdest namazın mukaddimesidir. Vacip her amelin mukaddimesi de vacip olur. Abdest vaciptir” hükmü gibi.
Fıkıh usulü kitaplarının yarısından fazlasını tamamen aklın mütalaa sahasına giren “lafzi konular” teşkil eder. Örneğin “Kifayetü''l- Usul” kitabının birinci cildi, sırf bu tür konulara tahsis edilmiştir ve şu tarz sorulara cevap bulmaya çalışır: “Mukadime-i vacip, vacip midir?” “Bir şeyden nehiy etmek, onun zıddının nehyini de gerektirir mi?” “Emir ve nehiy bir arada kullanılabilir mi?” “Her kayıt mefhuma delalet eder mi?” “Özellikle dile getirilen bir kayıt, hükmü etkiler mi?”
Altıncı Fark: Allah''ın Tövbeleri Kabul Etmesi
İmamiye''ye göre Allah''ın her tövbe edenin tövbesini kabul etmesi vacip değildir. O ancak lutfunun bir gereği olarak tövbeleri kabul eder. Oysa Mutezile, her tövbekârın tövbesinin kabulünü Allah''ın üzerine bir vacip bilir. Zira daha öncede değindiğimiz üzere Mutezile, “orta bir yer” mefhumuna bağlıdır ve böyle bir yerde bulunanların Cehennemlik olmamaları için kaçınılmaz olarak böyle bir yargıya inanır.
“Keşf-ül Murad” kitabının “Mead” babında bu konu detaylı bir şekilde incelenmiştir.
Yedinci Fark: Peygamberlerin Meleklere Üstünlüğü Meselesi
İmamiye''ye göre peygamberler, meleklerden daha üstündür. Fakat Mutezile, melekleri peygamberlerden üstün bilir. İmamiye''de meşhur görüşe göre melekler günah işleme yetisinden yoksun peygamberler ise bu güç ve yetiye sahiptir. Buna göre, günah işleme yetisine sahip olup da buna rağmen işlemeyen bir insan, bu güçten yoksun olduğu için işlemeyenden daha faziletlidir. Tabi ki bu, bir ömür secde ya da rükû halinde olan veya kâinatın tedbiriyle görevli melekler için söz konusu olsa dahi böyledir.
Evet, İmamiye''den bazı âlimler, meleklerin günah işleme kabiliyetine sahip olmakla birlikte günah işlemediklerini savunur ve şu ayete istinat ederler: “…Allah kendilerine ne emrettiyse ona isyan etmezler ve emrolundukları her şeyi yaparlar…” Fakat aynı âlimler, meleklerle ilgili hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık olan şu hakikate de inanırlar ki, melekler şehvet ve gazaptan beridirler. Buna göre, onlar günah işleme kabiliyetine sahip olmakla birlikte günah zeminine sahip değildirler. Oysa insan hem günah işleme kabiliyetine hem de bunun zeminine, yani şehvet ve gazap güdülerine sahiptir.
Sekizinci Fark: Cebr ve İhtiyar/ Özgür irade ve Özgür Seçim
Bir diğer ayrılık noktası, zorunlu irade (=cebr) ve özgür irade (=tefviz) meselesi ile ilgilidir. İmamiye''ye göre, insan bu âlemde özgür iradesiyle hayatını sürdürür ve hiçbir zorunlulukla (cebr) yüz yüze değildir. Özgürlük ve seçebilme yetisi, insanın yaratılışının bir cüz''ü ve ayrılmaz bir parçasıdır.
Mutezile nezdinde ise insan, hiçbir bağla kayıtlı olmayan bir özgürlüğe sahiptir (mufavvaz). Yani Allah, insanı kendi haline bırakmıştır ve onun hayatına hiçbir şekilde müdahalede bulunmaz! Buna mukabil Eş''arilik, insanın güdülen (müseyyer) bir varlık olduğuna inanır. Yani Allah, onu yönlendirir ve o, istese de istemese de kendisi için belirlenen yolu kat etmek zorundadır. İmamiye, her iki görüşten farklı olarak insanın özgür bir iradeye sahip olduğuna inanmakla birlikte Allah''ın müdahalesine de açık olduğunu savunur. Mutezile, kendince Allah''ı beşeri fiillerden münezzeh gördüğünün bir ifadesi olarak insanın Allah''tan bağımsız bir irade ve özgürlüğe (tefviz) sahip olduğu fikrine sığınırken, yani aslında O''nu tenzih edeyim derken İlahi güç ve kudretin alanına bir sınır tayin etmekte böylece insanı ilahi kudret dairesinin dışında görmektedir. Oysa kâinattaki herhangi bir varlığın, Hakk''ın iradesinin taalluk etmediği bir işe kalkışabilmesi düşünülemez ve olanaksızdır. İmamiye şuna inanır: Biz insanlar Hakk''ın irade ve meşiyyetine tabi olmasına tabiyizdir ama İlahi meşiyyet, bizim özgür bir iradeye sahip (muhtar) olmamızı dilemiştir. Bu durumda İlahi irade, insanın “özgür” olarak yaşamını sürdürmesine taalluk etmiştir.
Dokuzuncu Fark: Peygamberliğin Zarureti