Mi''rac hadisesiyle ilgili rivayetler, Cennet ve Cehennemin yaratılmış olduğunu gösteren bir başka delil olarak ele alınabilir. Tabi şu an nerede olduklarını bir tek Allah bilir. Bizim her şeyi bilme imkânımız olmadığı gibi bu mesele, aklın idrak sahasına giren bir meselede değildir. Yine belirtmek gerekir ki, bu tür ayrılıklar iman ya da küfrün konusu değil sırf bir tefsir ve yorum farkı olarak görülmelidir.
Üçüncü Fark: Şefaat
Bütün Müslümanlar, hatta Vahhabiler dahi Şefaate inanırlar. Mutezile de şefaate inanır ama İmamiye''den ayrı olarak Şefaatin sadece müminler için geçerli olduğunu ve günahkârları kapsamayacağını savunur. Onlara göre Peygamber (s.a.a) müminlere şefaat eder ve şefaatiyle onların derecelerinin yükselmesine vesile olur. Günahkârlar için böyle bir vesile söz konusu bile edilemez.
İmamiye''ye göre ise Şefaat sırf günahkâr müminler içindir. Yani günahkâr müminlerin derecelerinin yükselmesi için bir vesiledir. Buna göre şefaat bir tür tekvini iradenin aracılığıyla günahları temizler ve günahkâr müminin mağfirete müstahak bir konuma yükselmesine aracı olur.
Başka bir tabirle, şefaat Mutezile nezdinde bir tür “terfi” aracısı iken İmamiye nezdinde “terfi” den önce bir arınma ve günahların sonuçlarından kurtuluş vesilesidir.
Şefaat, İslamın icat ettiği bir kavram değildir. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da varolagelmiş bir inançtır ki İslam''da bunu onaylayıp benimsemiştir. Evet, şefaat İslam''ın icat etmiş olduğu bir inanç olmuş olsaydı, Mutezile ile “acaba şefaat sırf bir terfi vesilesi midir yoksa aynı zamanda günah ve azaptan bir kurtuluş sebebi midir?” sorusu üzerine tartışmamız anlamlı olurdu. Ancak bütün geçmiş ümmetlerde “günah ve azaptan bir kurtuluş vesilesi” olarak algılanan bu kavram, Kuran''da da bu anlamda kullanılmış olduğundan böyle bir tartışmaya girmek anlamsızdır.
“Onlar (Ehli Kitap) dediler ki: Ateş bize sayılı günler dışında dokunmayacaktır…”
İslam bu kavramı aynı anlamda onaylamış ve tabi ki onu şu iki şartı taşıyan insanlara mahsus bilmiştir: Allah ile güçlü bir imani bağ ve Şefaat merciiyle sağlam bir manevi ilişkiye sahip olmak.
Kur''an-ı Kerim şöyle buyurur:
“ Göklerde nice melekler vardır ki şefaatleri hiçbir şeyin yerine geçmez; tabi sadece Allah''ın izin verip razı oldukları müstesna…” Bu demektir ki melekler, Allah''ın izniyle şefaat ederler. Sözün özü, bu kavram bütün kadim geleneklerde bir “azaptan kurtuluş vesilesi” olarak algılanmış ve İslam onu bu anlamıyla onaylamıştır.
Dördüncü Fark: İhbat Meselesi
Mutezile inancına göre “ihbat” yani, bir insan tek bir kötü fiil işlediğinde; örneğin gıybet ettiğinde, altmış yıl boyunca kıldığı bütün namazları ve tuttuğu bütün oruçları düşer ve geçersiz sayılır!
İmamiye''ye göre ise “ihbat” sadece bir yerde söz konusudur. O da irtidat; yani dinden çıkma durumundadır. Buna göre bir tek irtidat, amellerin “ihbatına” sebep olur ve diğer günahlar için böyle bir sonuç öngörülemez. Çünkü Kur''anı Kerime göre “Her kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür; her kim zerre miktarı şer işlerse karşılığını görür.”
İhbat hususunda ise şöyle buyrulur: “ Her kim dinden döner mürted olur ve küfür üzere ölürse amelleri ihbat olur/düşer ve geçersiz addedilir.”
Diğer günahlara gelince; temel ölçüt amellerin hangi oranda iyi ya da kötü olmasıyla ilgilidir. “O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse* işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur* Ameli kötü olana gelince,* işte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye'' dir.* Nedir o (Hâviye) bilir misin?* Kızgın ateş!*
Unutmamak gerekir ki, bu tür yorumların kaynağı “ortada bir yer” ilkesidir. Yani nasıl şefaatin “derece terfii” düzeyinde ele alınması bu ilkenin bir gereğiyse, “ihbat” la ilgili yanlış yorumların kaynağı da bu ilkedir.
Beşinci Fark: Aklın Hücciyyet (delil olması) Sahası
Bir diğer ayrılık noktası, aklın hücciyyet alanının sınırlarıyla ilgilidir. Mutezile, aklı yüceltmek hususunda ifrat derecesinde bir bakış açısına sahiptir. Aklın hücciyyet sahasıyla alakalı hiçbir sınır ve ölçü gözetmez ve bu alanı alabildiğine geniş tutar.
Evet, İmamiye''ye göre de akıl hüccettir ve Kur''an, Sünnet ve İcma''dan sonra dördüncü delil olarak bilinir. Dahası bu mektep, akıl olmaksızın İlahi maarifin bilinemeyeceğini savunur. Mamafih aklın hücciyyet alanının sınırlı olduğuna inanır. Yani aklın sadece Kur''ani bir nass ya da Allah''ın hüccet bildiği herhangi bir diğer delilin olmadığı yerde işlev görebileceğini savunur. Oysa Mutezile aklın sahasını o kadar geniş tutar ki hemen hemen Hadis ve Sünnet''e hiç yer bırakmaz. Örneğin Mutezili tefsirlerin en muteberi sayılan “El Keşşaf” tefsiri, çok değerli bir eser olmakla birlikte Hadis ve Sünnet''e çok az istinat eder.