Hatta eğer ikrar, kabul etmek veya inanmak olsaydı yine de mukarreb meleklere, mürsel enbiyâya ve sınanmış müminlere özgü olmazdı. Zira onlardan başkası da dile getirebilir ve iman edebilirdi. Dile getirmek ve imanın ilk dereceleri, tam bir yakinle anlayışa bağlı değildir, nerede kaldı ki yakinen şuhud ve daha yukarısı. Sanki gaybe inanan ve imanını dile getiren halkın geneli, buna dair tam bir anlayışa ve derin bir yakine mi sahiptir? Demek ki sağlam ilahî kaleye girmenin şartı olan tevhidi ikrar etme, onu dile getirmenin çok ötesindedir. Aksi takdirde idrak sahibi varlıklardan belli bir gruba özgü olmazdı ve herkes ondan istifade ederdi.
Bundan öte daha önce söylendiği üzere bu kalenin özelliği günah ve hatadan korumasıdır. Öyleyse günaha bulaşan ve az-çok kaymaları olan kimse, dilinde kelime-i tevhid olsa da bu kaleye girmemiştir. Esasen kimin dilinde kelime-i tevhid yok ki? Görünüşe bakıldığında lanetlenmiş İblis’ten daha aşağılık ve daha günahkâr kimse var mı? İblis bu aşağılık konumuna rağmen dilinden kelime-i tevhid düşmez ve tevhidin zâtî, vasfî, fiilî ve hatta ibadî mertebeleri gibi, diğerlerinin anlamaktan aciz olduğu birçok mertebesini de anlar. Öyleyse ikrar, söylemek ve hatta inanmak anlamında olsaydı, İblis’in de sağlam ilahî kalede olması ve O’nun azabından korunması gerekirdi. Aynı şekilde Allah’ın diğer kullarından hiç kimse bu durumda azap ehli olmayacaktır. Bu nokta hem akla aykırıdır, hem de nakle; üstelik açık ve kesin olan delillerle uyumsuzdur.
Netice itibarıyla قالها kelimesi, başka bir rivayette أقر لي şeklinde tabir edilmiştir ve görünüşte ikrar, bir tür söylemeyi ve dile getirmeyi beyan eder. Söylenenlere ilaveten أقر kelimesi de başka kelimelerle tabir edilmiştir. Örneğin Resulullah (s.a.a) Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu:
“Kelime-i tevhidi ihlâsla dile getiren, benim sağlam ve nüfuz edilemez kaleme girer.”
Bu rivayetlerdeki söylemek, ikrar ve ihlâsla söylemek, bir hakikati beyan etmektedir ve o da diğer rivayetlerde tevhidden likaullaha kadar kalıcılık özelliğini taşımasıdır. Örneğin Resulullah (s.a.a) Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu:
من لقيني منكم بشهادة أن لا اله الا الله مخلصاً بها انه قد دخل حصني ...
Bu hadis-i şerif, söz konusu hakikati ortaya çıkarmıştır. Tevhid ve la ilahe illallah olan ilahî kaleden kasıt, ikrar, ihlas ve likaullah ile beraber olan tevhiddir.
Bitirirken İmam Rıza’dan (a.s) altın silsileyle nakledilen bir hadise değineceğiz. Diğer bir şartın velayet olduğunu söyleyen bu hadis çok bereketli olacaktır ve bunu naklettikten sonra kale kelimesinin kullanıldığı diğer örnekleri işleyeceğiz. İmam Rıza (a.s) “La ilahe illallah, benim sağlam kalemdir, ona giren azabımdan güvende olur…” hadisini naklettikten sonra şöyle buyurdu:
بشروطها و انا من شروطها
“Ama bir takım şartları vardır ki ben (Ehlibeyt) o şartlardan biriyim..”
O fethedilemez kaleden kasıt sadece ihlasla beraber tevhid ve de likaullah değildir; bu şartın gerçekleşmesi ancak Peygamber ve Ehlibeyt’inin yoluyla ve onlar vesilesiyle mümkün olur.
4- Resulullah (s.a.a) velayeti de nüfuz edilemez ilahî kale olarak tanıtmıştır. Örneğin Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurmuştur:
ولاية علي ابن ابي طالب حصني فمن دخل حصني امن من عذابي
“Ali b. Ebu Talib’in velayeti benim sağlam kalemdir, kim benim kaleme girerse azabımdan güvendedir.”
Velayet de tevhid gibi nüfuz edilemez ilahî bir kaledir. Daha önce söylendiği gibi takvanın bazı mertebeleri de bu özelliğe sahiptir. İmam Ca’fer Sâdık’ın (a.s) sözünden anlaşıldığına göre de bu kale, içindekilere herhangi bir zararın ulaşmasına engel olur; ne bir günaha bulaşırlar, ne de bir hata yaparlar.
Şimdi hısn (kale) kelimesinin manasını ve kullanıldığı yerleri dikkate alarak medine-i hasîne kelimesinin şerhine geri dönelim.
Hasîn kelimesi hem fâil, hem de mef’ul anlamında kullanılır. Eğer fâil anlamında olursa medine-i hasîn, yani içindekileri her türlü zarardan koruyan sağlam bir kale gibi olan şehirdir. Mef’ul anlamında olursa sağlam bir kalenin içindeki şehirdir. Birinci anlamda o şehir kaledir, ikinci anlamda ise o şehir kalenin içindedir. Her halükârda iki durumda da şehir halkı için bir fark yoktur. Zira onlar iki durumda da, vasıtayla veya vasıtasız kalededirler.
Söylenenler dikkate alındığında İmam Sâdık’ın (a.s) müçtema kalp /toplanmış kalp diye tabir ettiği medine-i hasîneden kasıt takva, velayet ve tevhid ehlidir. Bunlar dördüncü grup unvanıyla, aynı mukarreb melekler, mürsel enbiyâ ve sınanmış müminler gibi ilahî maârifin bu mertebesindedirler.
Müçtema kelimesine kısaca değinerek bu bahsi bitireceğiz. Müçtema, müteferrikin karşısında yer alır. Müçtema olmayan kalp, müteferriktir. Bu tefrika ya şüpheye, tereddüte, batıl evhamlara maruz kalmak ve onlardan etkilenmek anlamındadır ya da bazılarının söylediği gibi daha derin bir manası vardır.