Receb Ayının Yüceliği
Bu ay, şu sebeplerle son derece yüce bir aydır:
1. Haram aylardandır.
2. Dua vakitlerindendir. Hatta cahiliye döneminde bile bu yönüyle meşhurdu; o dönemin insanları bu ayın gelmesini bekler ve bu ayda dua ederlerdi.
3. Bu ay, Emîru’l-Mü’minîn Ali (a.s.)’ın ayıdır. Nitekim bazı rivayetlerde geçtiği üzere, Şâban Resûlullah’ın (s.a.a.) ayı, Ramazan ise Allah Teâlâ’nın ayıdır.
4. Ayın ilk gecesi, ibadetle ihyası özellikle tavsiye edilen dört geceden biridir.
5. Ayın yarı günü (15 Receb) hakkında, Allah katında en sevimli günlerden biri olduğu ve “İstiftâh” amelinin vakti olduğu rivayet edilmiştir; bu konu ileride ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
6. Ayın yirmi yedinci günü, Peygamber Efendimiz’in (s.a.a.) bi‘set günüdür: Bugün, Allah’ın rahmetinin zuhur ettiği gündür; yaratılışın başlangıcından bugüne kadar benzeri görülmemiş bir tecellidir.
Bunlar, bu ayın faziletlerinden sadece bir kısmıdır. Biz, bu mübarek ayın bütün faziletlerini idrak etmekten âciziz.
Dâî Meleğinin Nidası ve Ona Verilecek Cevap
Bu ayda en önemli murakabelerden biri, Peygamber Efendimiz’den (s.a.a.) rivayet edilen “Dâî meleği” hadisini daima hatırda tutmaktır. Resûlullah (s.a.a.) buyurur:
“Allah Teâlâ yedinci gökte ‘Dâî’ adı verilen bir meleği görevlendirmiştir. Receb ayı geldiğinde bu melek, ay boyunca her gece sabaha kadar şöyle seslenir:
‘Allah’ı tesbih edenlere ne mutlu! Allah’a itaat edenlere ne mutlu!’
Allah Teâlâ buyurur:
‘Benimle ünsiyet kuranla ünsiyet kurarım; bana itaat edene karşılık veririm; bağışlanma dileyeni bağışlarım. Ay benim ayımdır; kul benim kulumdur; rahmet benim rahmetimdir. Bu ayda beni çağırana icabet ederim; benden isteyene veririm; hidayet isteyeni hidayete erdiririm. Bu ayı kendimle kullarım arasında bir bağ kıldım; ona sarılan bana ulaşır.’”
Ne büyük bir yazıktır ki, Allah’a itaattaki kusurumuz ne kadar fazladır!
Şükredenler nerededir, gayret edenler nerededir?
Acaba akıl sahipleri bu göksel çağrının hakkını anlayabilir mi?
Neden bu çağrıya bir cevap işitilmiyor?
Nerededir, bilen arifler?
Nerededir, bu nimetin şükrünün eda edilemeyeceğini bilenler?
Nerededir, aczini ve kusurunu itiraf edenler ki bu semavî çağrıcıya şöyle desinler:
“İcabet ettik ve sana yardım ediyoruz.”
Selâm olsun sana ey Allah’ın çağırıcısı!
Ey yüce ve güzel olan, ey şahların şahı, ey merhametlilerin en merhametlisi, ey halîm ve kerîm olan Allah!
Ey büyük affın sahibi, ey kötülükleri iyiliklere çeviren!
Bunlar; günahkâr, azgın, alçak, şehvetlerin ve gafletlerin esiri kullardır.
Ey Allah’ın büyük elçisi! Sen, zahirde diri ama hakikatte ölü olanları çağırıyorsun; kalpleri ölmüş, akılları dağılmış, ruhları bozulmuş kimseleri…
Bu çağrı, ancak kalpler dirilirse, akıllar yerine gelirse, ruhlar uyanırsa fayda verir; insan, bu semavî çağrının değerini, Rabbin büyüklüğünü, nefsin düşüklüğünü, imtihanın zorluğunu ve kendi hâlinin kötülüğünü düşünürse…
Gerçekte onlar kovulmayı, uzaklaştırılmayı, lâneti ve azabı hak ederler; fakat Rabbin rahmetinin enginliği, bu büyük daveti ortaya çıkarmıştır. Üstelik öyle latif bir dille ki, insanın hayalinin ve arzusunun bile ötesindedir.
Şimdi biz de bu semavî çağrıyı vesile kılarak Allah’tan isteriz ki, bizi bu davete icabet etmeye ve bu büyük keremden nasiplenmeye muvaffak kılsın.
Ey saadeti müjdeleyen!
Hoşnutlukla, canla başla çağrını kabul ediyoruz; çünkü bizi Kerîm Rabbimizi tesbih etmeye yönelttin, şefkatli Mevlâmıza itaate teşvik ettin ve bizi Rabbin ikramına ulaştırdın.
Bizim alçaklığımız nerede, Rabbimizi tesbih nerede?
Toprak nerede, Rabbu’l-erbâb nerede?
Kirlenmiş olan nerede, pakların meclisi nerede?
Zincire vurulmuş esir nerede, özgürlerin menzili nerede?
Fakat Rabbin lütfu bize tesbih izni verdi, hikmeti bizi bu görevle şereflendirdi.
Bu büyük bağıştan sonra tesbihte gevşeklik ve itaate tembellik ne büyük bir rezalettir!