Maneviyat

İlahî Maârif Mertebeleri

21 August 2025 47 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 9 / 11

Tevhidin sağlam bir kale olduğuna ve içinde barındırdıklarına bir zarar gelmesini engellediğine dair şüphe yoktur. Sadece şu nokta dikkate alınmalıdır ki yalnız dilde söylemek, ona kavuşmak ve içine girmek için yetmez. Bununla beraber Resulullah (s.a.a) her ne kadar Allah Teâlâ tarafından gelen buyruğu naklederek;

كلمة لا اله الا الله حصني فمن قالها دخل حصني و من دخل حصني امن من عذابي

Buyursa ve bu cümleyi dile getirmeyi ilahî kaleye giriş ve her türlü zarardan emniyette olma sebebi olarak tanıtsa da, bu sözü diğer sözlerle şerh ve tefsir etmek gerekir. Nitekim Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu:

“Tevhidi ikrar eden, onun kalesine girer.”

İkrar sadece söylemekle gerçekleşmez. Nitekim aşağıda Peygamber ailesinin (a.s) ilimlerini anlamanın zorluğuyla ilgili rivayetlerde defalarca bu noktaya değinilmiştir.

İmam Ca’fer Sâdık (a.s) Emirü’l-Müminin’in (a.s), onların ilimlerini anlama mertebesinin üç gruba mahsus olduğuna dair hadisinin şerhinde şöyle buyurmuştur:

“Bu makam meleklere sunuldu ama sadece mukarreb melekler onu ikrar ettiler. Enbiyâya sunuldu, sadece resuller onu ikrar ettiler. Müminlere sunuldu ve sadece sınanmışlar onu ikrar ettiler. Eğer ikrar sadece dile getirmekle olsaydı, mukarreb meleklere mahsus olmazdı.”

Hatta eğer ikrar, kabul etmek veya inanmak olsaydı yine de mukarreb meleklere, mürsel enbiyâya ve sınanmış müminlere özgü olmazdı. Zira onlardan başkası da dile getirebilir ve iman edebilirdi. Dile getirmek ve imanın ilk dereceleri, tam bir yakinle anlayışa bağlı değildir, nerede kaldı ki yakinen şuhud ve daha yukarısı. Sanki gaybe inanan ve imanını dile getiren halkın geneli, buna dair tam bir anlayışa ve derin bir yakine mi sahiptir? Demek ki sağlam ilahî kaleye girmenin şartı olan tevhidi ikrar etme, onu dile getirmenin çok ötesindedir. Aksi takdirde idrak sahibi varlıklardan belli bir gruba özgü olmazdı ve herkes ondan istifade ederdi.

Bundan öte daha önce söylendiği üzere bu kalenin özelliği günah ve hatadan korumasıdır. Öyleyse günaha bulaşan ve az-çok kaymaları olan kimse, dilinde kelime-i tevhid olsa da bu kaleye girmemiştir. Esasen kimin dilinde kelime-i tevhid yok ki? Görünüşe bakıldığında lanetlenmiş İblis’ten daha aşağılık ve daha günahkâr kimse var mı? İblis bu aşağılık konumuna rağmen dilinden kelime-i tevhid düşmez ve tevhidin zâtî, vasfî, fiilî ve hatta ibadî mertebeleri gibi, diğerlerinin anlamaktan aciz olduğu birçok mertebesini de anlar. Öyleyse ikrar, söylemek ve hatta inanmak anlamında olsaydı, İblis’in de sağlam ilahî kalede olması ve O’nun azabından korunması gerekirdi. Aynı şekilde Allah’ın diğer kullarından hiç kimse bu durumda azap ehli olmayacaktır. Bu nokta hem akla aykırıdır, hem de nakle; üstelik açık ve kesin olan delillerle uyumsuzdur.

Netice itibarıyla قالها kelimesi, başka bir rivayette أقر لي şeklinde tabir edilmiştir ve görünüşte ikrar, bir tür söylemeyi ve dile getirmeyi beyan eder. Söylenenlere ilaveten أقر kelimesi de başka kelimelerle tabir edilmiştir. Örneğin Resulullah (s.a.a) Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu:

“Kelime-i tevhidi ihlâsla dile getiren, benim sağlam ve nüfuz edilemez kaleme girer.”

Bu rivayetlerdeki söylemek, ikrar ve ihlâsla söylemek, bir hakikati beyan etmektedir ve o da diğer rivayetlerde tevhidden likaullaha kadar kalıcılık özelliğini taşımasıdır. Örneğin Resulullah (s.a.a) Allah Teâlâ tarafından şöyle buyurdu:

من لقيني منكم بشهادة أن لا اله الا الله مخلصاً بها انه قد دخل حصني ...

Bu hadis-i şerif, söz konusu hakikati ortaya çıkarmıştır. Tevhid ve la ilahe illallah olan ilahî kaleden kasıt, ikrar, ihlas ve likaullah ile beraber olan tevhiddir.

Bitirirken İmam Rıza’dan (a.s) altın silsileyle nakledilen bir hadise değineceğiz. Diğer bir şartın velayet olduğunu söyleyen bu hadis çok bereketli olacaktır ve bunu naklettikten sonra kale kelimesinin kullanıldığı diğer örnekleri işleyeceğiz. İmam Rıza (a.s) “La ilahe illallah, benim sağlam kalemdir, ona giren azabımdan güvende olur…” hadisini naklettikten sonra şöyle buyurdu:

بشروطها و انا من شروطها

“Ama bir takım şartları vardır ki ben (Ehlibeyt) o şartlardan biriyim..”

O fethedilemez kaleden kasıt sadece ihlasla beraber tevhid ve de likaullah değildir; bu şartın gerçekleşmesi ancak Peygamber ve Ehlibeyt’inin yoluyla ve onlar vesilesiyle mümkün olur.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar