Allah Teâlâ’nın zatının birliğinin akıl, keşif ve şuhudun ötesinde olduğu gibi, onun sıfatlarından her biri de bu şekildedir. Yani onlardan her birinin, mahlûkatın kesretini ortaya çıkaran çeşitli ve sonsuz mertebeleri olsa da ve onlardan her biri o mertebelerden biriyle irtibatlıysa da bunun vücubî mertebesi, O’nun en kutsal olan zatına özeldir. Diğer bir tabirle O’nun zâtı, hakikati, ilmi, hayatı, kudreti ve diğer sıfatları ne mahlûkata atfedilebilir, ne de mahlûkat tarafından idrak edilebilir. Bu, uluhî sırrın hakikat mertebesidir ve hadis-i şerifte buna bir miktar işaret edilmiştir.
Bu mertebe, ezelî ilahî muhabbetin kendisine ulaştığı ve kimsenin açmaya gücünün yetmeyeceği bir mertebedir. Bu hakikatle halk Hak’tan ayrılır ve farklılaşır. Bu mertebe yaratılan herkese ve herşeye gizli ve örtülüdür. Ancak mahlûkat tarafı rabbanî tarafta tamamen yok olanlar istisna, o zaman durum değişir. Onunla Allah Teâlâ arasında bir fark kalmaz, fena makamına ve hakiki mahva erişir.
Bu durumda bütün pak ve mukaddes Allah velilerinin tabiriyle, ikisi arasında bir fark olmadığı söylenebilir. İkilik olmadığından bir fark da olmaz. O Hazret Recep ayının amelleriyle ilgili yazısında şöyle buyurdu:
“…لا فرق بينك و بينهم الا انهم عبادك…”
Her halükârda ilmin bir mertebesi vardır ki Allah Teâlâ’nın kutsal zatına mahsustur ve mahlûkat hiçbir şekilde ona ortak değildir.
Peygamber’e ve Ehlibeyt’ine Özgü Mertebe
Yaratılışın ve mümkünatın ilk mertebesi, Peygamber ve Ehlibeyt’inin hakikati ve varlığının nuru olduğu gibi, ilim ve marifet mertebesiyle onun ilk belirdiği ve nüzul ettiği mertebe de onlara aittir.
Birçok rivayete göre Peygamber’in ve Ehlibeyt’inin yaratılışı, yaratılışın ilk mertebesidir. Vasıta olmadan, doğrudan Allah Teâlâ tarafından yaratılmışlardır. Örneğin Emirü’l-Müminin (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allah önce bizi yarattı, sonra diğer insanları.”
Hz. Mehdi (a.f) de şöyle buyurmuştur:
“Allah bizi yarattı, sonra mahlûkatı yarattı.”
İlletin malule önceliği hükmüne göre ve onların diğer yaratılmışlara illiyeti sebebiyle bütün mahlûkatın önündedirler ve diğer bütün varlıklar istisnasız onlardan sonradırlar. Öyleyse onların varlık mertebesinde hiçbir varlık yoktu. Bu açıdan ilimde, diğer varlıkların önünde bir mertebe onlara mahsustur. Başka kimsenin onda payı ve nasibi yoktur. Ebu Sâmit İmam Ca’fer Sâdık’tan (a.s) şöyle nakletmiştir:
Ebu Abdullah’ın (a.s) şöyle söylediğini işittim:
ان حديثنا ما لا يحتمله ملك مقرب و لا نبي مرسل و لا عبد مؤمن قلت: فمن يحتمله؟ قال: نحن نحتمله
Muhammed b. Senan da İmam Ca’fer Sâdık’tan (a.s) şöyle nakletmiştir:
“Melekler iki grupturlar; mukarreb ve mukarreb olmayan. Peygamberler de iki grupturlar; risalet sahibi peygamberler, risalet sahibi olmayan peygamberler. Müminler de iki grupturlar; kalplerini sınayanlar, kalplerini sınamayanlar.”
Masumların (a.s) yüce kelamlarında kısaca bahsedilen bu ikili gruplardan her biri, kendilerine has yerlere sahiptirler. Mukarreb olanların mukarreb olmayanlara, resullerin resul olmayanlara, kalplerini sınayanların sınamayanlara karşı üstünlüğü ve önceliği vardır. Bu üstünlük ve önceliği olanların sahip olmadığı veya olamadığı şeye diğerleri ulaşamaz. Ebu Sâmit’in İmam Sâdık’tan (a.s) naklettiği hadisin anlamı şöyledir:
İlmin bir mertebesi vardır ki ne mukarreb melekler onu kaldıra bilir / tahammül edebilir, ne mürsel peygamberler ve ne de kalpleri sınanmış müminler. Hal böyleyken diğerleri ne yapabilir? Ebu Sâmit “Hiçbir müminin, peygamberin ve meleğin tahammül etme gücünün olmadığı ilim kime aittir?” diye sorunca İmam şöyle buyurdu: “O ilimi ancak biz kaldıra biliriz…”
Peygamber ailesinin (a.s) konumuyla ilgili değindiğimiz meseleler dikkate alındığında, onların kendilerine özgü bir ilme sahip oldukları görülmektedir. Varlıktaki her kemâle belli bir şekilde sahiptirler ve o, varlıkta her kemâlin ilk görüldüğü mertebe veya onun nüzul ettiği ilk mertebedir.
Peygamber ve Ehl-i Beyt Sevgisinde Fanilerin Mertebesi
Peygamber ve Ehlibeyt’i, Allah Teâlâ’nın vasıtasız yarattığı varlıklar oldukları gibi, O’nun zâtî sıfatlarının ve doğrudan zatının zuhur ve tecellisidirler. Diğer yaratılanlar bir vasıtayla yaratılanlar veya O’nun cüz’î isimlerinin tecellisidirler. Ehl-i Beyt de hem doğrudan tecelliye ve zuhura veya vasıtasız yaratmaya sahiptirler, hem de vasıtayla yaratmaya, tecelliye ve zuhura. Tıynet rivayetlerini bu meseleye şahit olarak gösterebiliriz. Eğer zihne yakın gelmiyorsa başka bir tabirle şöyle beyan edilebilir: Peygamber ve Ehlibeyt’i, Allah’ın en üstün ve en kâmil mahlûkatıdır. Diğer varlıklar, onların varlık sıfatlarına ve kemâllerine olan benzerlikleri ve uyumları ölçüsünde kemâle ulaşabilirler. Öyleyse Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (a.s) en çok benzeyenler, onların varlıklarında bulunan kemâllerden ve özelliklerden daha fazla pay alacaklardır, o pak aileye en yakın yaratışmışlar da onlardır.