İlimin değerli cevherlerini nadan ve kapasitesiz kişilerden saklıyor çünkü onu açığa çıkarması dert ve zahmetten başka bir şey değil, hatta ardında karışıklık ve fitne var. Kendisinden önce Emirü’l-Müminin’in, İmam Hasan’ın ve İmam Hüseyin’in (a.s) de haberdar olduğu ilimleri biliyor ve ifşa etmiyor. O kadar değerli ilim cevherlerine sahip ki dile getirecek olsa onu putperestlikle itham ederler. En çirkin işlerini bile güzel gören Müslümanlar ise putperestlik ithamıyla onun kanını dökmeyi reva görürler.
3. İmam Seccad (a.s) şöyle buyurdular:
لو علم ابوذر ما في قلب سلمان لقتله و لقد آخي رسول الله صلواتاللهعليه بينهما، فما ظنكم بسائر الخلق
“Eğer Ebuzer, Selman’ın kalbinde olanları bilseydi, kesinlikle onu öldürürdü.”
Doğrusu birbirlerine çok yakın olmaları sebebiyle Resulullah’ın (s.a.a) aralarında kardeşlik akdi okuduğu bu iki dost ve iki kardeş, birinin (Selman) iman ve hakikat bildiğini, diğeri (Ebuzer) küfrün ve batılın kendisi bilecek kadar birbirlerinden farklı olabiliyorsa, birbirine yakın olmayan diğer insanlar nasıl olacaklardır?
4. Üveys Karanî, ilahî sırları bildiği için öyle bir liyakate ve yüceliğe ulaştı. Öyle ki Resulullah (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurdular:
“Bana Yemen tarafından rahmânî kokular geliyor.”
Selman bu kişi hakkında kendisine sorunca şöyle buyurdu:
“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Murdar kabilelerinin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”
5. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Biz peygamberler topluluğuna, insanlara akıllarının alabileceği şekilde konuşmamız emredildi.”
Liyakati olmayan kişilere ilahî maârif sırlarının açılması, edebe ve şeriate aykırıdır ama liyakatli ve yetkin kişilere beyan edilmesi edebin ta kendisidir. Nitekim şöyle söylenmiştir:
و آداب ارباب العقول لذي الهوي كآداب اهل السكر عند ذوي العقل
Yine şöyle söylenmiştir:
و من منح الجهال علماً اضاعه و من منع المستوجبين فقد ظلم
Edep, maârif sırlarını öyle bir yerde açıklamayı gerektirir ki ne maârife zulüm olsun, ne de muhataba. Onu ehil olmayanlara ve liyakatsizlere anlatmak zulümdür ve onu liyakati olanlardan uzak tutmak da zulümdür. Bu yüzden orta yolu seçmeli ve herkese kendi kabiliyeti ölçüsünde sır verilmelidir.
İlahî Maârif Mertebeleri
Varlığın çok sayıda ve çeşitli mertebeleri olduğu gibi insanın da böyle mertebeleri vardır. Varlığın ehadiyet, vahidiyet, a’yân-ı sâbite, mutahhar ruhlar, mukaddes nefisler ve tabiat mertebeleri olduğu gibi insanın da tabiat, nefis, kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa mertebeleri vardır. İnsanın bu zikredilen mertebelerinden her birinin, kendi kemâlleri ve gereklilikleri vardır. Öyle ki ona ulaşmazsa, kendisine layık olan kemâle ulaşmamış demektir. İnsanın en mühim veya tek mahsus kemâli marifettir. Bununla beraber insana mahsus olan marifetlerin de çeşitli mertebeleri vardır. Peygamberlerin peygamberlikle görevlendirilmeleri ve onlara vahyî maâriflerin verilmesi insanı kendine layık ve şahsına münhasır kemâle ulaştırmak için olduğuna göre ilahî maâriflerin, ister vahiy olsun ister hadis, insan varlığının mertebeleri adedince mertebeleri vardır ve onlardan her biri kendisiyle irtibatlı olan mertebeyi tekmîl eder ve insanı o mertebeye ulaşmaya layık hale getirir.
İnsanlar kendi kabiliyetlerinden hangisini aktif hale getirdiklerine ve ilahî maariflerden hangi mertebeye ulaştıklarına göre sınıflandırılırlar. Bazıları tabiî taraflarının diğer mertebelerine ağır basması nedeniyle tabiat ehlidirler ve bazıları nefsânî mertebelerinin tamamen zuhur etmesi sebebiyle nefis ehlidirler. Bu şekilde herkes ağır basan tarafları ve zahirdeki mertebelerine göre belli kemâller ile daha fazla uyum içerisindedirler. Bu açıdan daha çok, varlık mertebesiyle daha fazla uyum içerisinde olan ilahî maârif mertebesine ulaşma gücüne sahiptirler.
Her ne kadar varlık mertebeleri veya ilahî maârif mertebeleri ya da insan mertebeleri yedi mertebe şeklinde şöhret bulmuş ve buna dair deliller öne sürülmüşse de bu sayı sınırlama anlamına gelmemekte, aksine çokluğu göstermekte ya da beşerî kelimelerin sınırını ve bu kelimelerle ifade edilebileceği kadarını göstermektedir.