Kuran-Ehlibeyt

Muhammed Arkun’un Kur’an’ın Dili Hakkındaki Görüşünün Tenkidi

01 August 2025 44 dk okuma 11 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 8 / 11

“Arkun’a göre esas itibariyle Kur’an diğer metinler gibi özü itibariyle kutsal değildir, aksine Müslümanlar onun üzerine kutsallık perdeleri örtmüştür. Tıpkı Yahudilerin Eski Ahit’e ve Hıristiyanların İncillere yaptığı gibi. Sivil veya yasal her metnin yapıcıları da o sivil veya yasal metne de aynı şekilde davranır.” (Abâkî, el-Kur’anu’l-Kerim ve el-Kıraatu’l-Haddasiyye, 2009: 76).

Daha sonra kendi çıkarımını doğrularken Arkun’un şu sözüne dayanır:

“Bundan dolayı tüm gruplar kendi karmaşık resmî metinlerini Kitab-ı Mukaddes seviyesine çıkarmayı öğrendi.” (Arkun, el-Kur’an mine’t-Tefsiri’l-Mevrus ilâ Tahlili’l-Hitabi’d-Dinî, 2001: 82).

Bazı tenkitçiler de Arkun’un vahye bakışının Müslümanların inancına yabancı ve Hıristiyanlık kültüründen etkilenmiş olduğunu düşünmektedir. (Bkz: Furûğî, el-Akl beyne’t-Tarih ve’l-Vahy, Havle’l-Ademiyyeti’n-Nazariyye fi İslamiyyati Muhammed Arkun, 2007: 175).

İki: Bu görüş, bir Müslümanın asla kabul edemeyeceği tehlikeli ve kimi durumlarda da küfre varan sonuçlar doğurabilir. (Bkz: Sâcidî, Zeban-i Din ve Kur’an, 1385: 279). Bu sonuçların farkında olmayan bu nazariyenin takipçilerinin inançlarında yaşadığı ayak kaymasına vakıf olabilmesi için burada bu sonuçların en önemlilerinden bazılarına işaret edeceğiz:

  1. Vahyin Buda ve Konfüçyüs’ü de içine alacak şekilde genelleştirilmesinin icabı, vahyin peygambere gönderilmesi zorunluluğunun ortadan kalkması, hatta gereksizliğidir. Halbuki vahyi alma tekeli, peygamberleri diğer insanlardan ayıran onlara özgü niteliklerden biridir. Dolayısıyla bu özellik umumiyet kazandığı ve herkes için mümkün hale geldiği takdirde artık insanlığın peygambere ihtiyacı kalmayacaktır.

  2. Vahyin sınırları bu denli genişletilirse vahiy alma peygambere mahsus olmaktan çıkar ve iddia sahibi başka herkes bu ayrıcalıktan yararlanabilir.

  3. Buna göre dinleyende etki uyandırabilecek ve onu Allah’a yöneltebilecek her söz, hatta yalan ve hurafe Allah’ın kelamı telakki edilebilir. Bu güzergahta, nübüvveti ispatlamanın aklî delillerinden olan lütuf kuralı yıkıma uğrayacaktır.

Üç: Arkun Arap kültürünü ve Ehl-i Kitab’ın öğretilerini Kur’an’ın kaynağı olarak tanıtmaktadır. Kur’an’ın cahiliye Arabının kültüründen etkilenmesi nasıl mümkün olabilir? Üstelik onların birçok âdet, fiil ve psikolojisini gayet açık biçimde reddetmişken?[3] Tevrat ve İncil’i Kur’an’ın kaynağı nasıl kabul edebiliriz? Üstelik bu iki kitabın pek çok öğretisi Kur’an’da tenkit edilip düzeltilmişken? Mesela:

  1. Kur’an-ı Kerim tevhidi kabul eder ve teslisi reddeder. Oysa İslam’ın ilk çağından günümüze kadar Hıristiyan kültürde teslis ilkesi kabul edilmiştir.

  2. Kur’an, Mesih’in Allah’ın oğlu olduğu varsayımını kabul etmez. Halbuki yaygın Hıristiyan kültürde hâlâ onu kabul etmektedir.

  3. Kur’an, Yahudi kültürünün aksine Üzeyir’in oğul farzedilmesini reddeder.

  4. Kur’an kısası karara bağlamıştır. Mevcut İncil’de ise bu konu reddedilmektedir.

  5. Peygamberlerin öykülerinin nakledilmesi Kur’an’da saygıyla ve tertemiz olarak gerçekleşir. Oysa bugünkü Tevrat’ta peygamberlerin hikayeleri onların şanına yakışmayacak biçimde nakledilmiş ve onlara türlü türlü büyük günahlar nispet edilmiştir. (Rızâyî Isfehanî, Mantık-i Tefsir-i Kur’an, 1390: 4/137).

  6.  

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar