1- Yerli yerinde olmak: Çeşitli parçaları ve belli bir hedefi olan bir bütünü göz önüne aldığımızda onda her parçanın gerekli miktarı yönünden muayyen şartları vardır. Nitelik yönünden ise parçaların birbirleriyle olan uyumlarına dikkat edilmelidir. Ancak böyle olduğu zaman bir bütün, bütün olabilir, etkisini gösterebilir ve hedefine ulaşabilir. Örneğin bir toplum ayakta kalmak istiyorsa dengeli olmak zorundadır. Toplumun dengeli olabilmesi için de ihtiyaçların ne kadar olduğu belirlenmeli ve o ihtiyaçlara göre bütçe ve enerji harcanmalıdır. İşte burada “hayır” konusu öne çıkmaktadır. Hayırdan kasıt, genelin hayrıdır. Yani genelin bekası ve genelden beklenen hedefler göz önüne alınmalıdır. Âlem bir ölçü ve düzen üzerinedir. Böyle olmasaydı ayakta kalamaz ve ölçüsüz olurdu.
Adaletin bu manasının karşısında olan mana zulüm değil uyumsuzluktur. Dolayısıyla adaletin bu manası ayrımcılık ve farklılık konusunun dışındadır. Uyum manasına gelen ve uyumsuzluğun karşısındaki söz konusu adalet, genel ve tüm âlemin nizamıdır. Ama zulmün karşısındaki adalet her birey ve parçaya ait bir olgudur.
2- Adaletin ikinci manası, insanların haklarını gözetmek ve hakkı hak sahibine vermektir. Zulüm, hakları zayi etmek ve başkalarının haklarına tecavüz etmek demektir. Adalet ve zulmün bu manası bir taraftan öncelikler temeline dayalıdır, diğer taraftan insanın zâtî özelliğinden kaynaklanan bir takım itibari düşünceler temin etmeye ve iyi ve kötüyü belirlemeye mecburdur.
3- Varlık feyizi verirken haklara riayet etmek ve feyiz vermekten sakınmamak: Âlemdeki varlıklar, feyizi almadaki kabiliyeti ve imkânı yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Varlıklar hangi mertebede olurlarsa olsunlar feyiz alma kabiliyetleri yönünden belli bir hakları vardır. Yüce Allah mutlak kemal ve mutlak feyiz verendir. Her şeye kendi imkânlarının kabul ettiği varlığı ve varlığının kemalini verir ve onu esirgemez.
Filozoflar, hiçbir varlığın Allah’a hak iddia edemeyeceğinden, verilen hakkın‚ vazifeyi yerine getirmek’ veya borcunu vermek’ sayılmayacağı inancındadırlar.
4- Adaletin bir diğer manası eşitlik ve her türlü ayrımcılığı reddetmektir. Adaletten kasıt, hiçbir şekilde hakka riayet edilmez ve herkese ve her şeye aynı gözle bakılması olursa bu adalet değil zulmün kendisi olıur. Ama adaletten kasıt, eşit haklarda eşitliği gözetmek ise bu doğrudur. Adalet böyle bir eşitliği gerektirmektedir, bu eşitlik onun gereklerindedir.
Varlıkların farklılıkları konusunda ise diyoruz ki, eşya konusundaki hak ve istihkakın Allah’a göre durumu, varlığın ihtiyaç ve imkânı veya varlığın kemalidir. Her varlık, varlık imkânı veya bir çeşit varlık kemalinin imkânına sahipse Yüce Allah tam fail ve vacip feyiz veren olduğu için varlığı veya varlığın kemalini bahşediyor. Allah’ın adaleti, var olma imkânı olan veya varlıkta kemal imkânı olan bütün varlıklara hiçbir şekilde ayrımcılık yapmadan verdiği genel feyiz ve sınırsız bağıştır.[1]
Neden Allah âlemi ve ondaki varlıkları böyle yarattı? Neden her şey kabiliyet, imkân ve istihkak yönünden farklıdır? Allah’ın filleri de insanlarınki gibi belli gayelere dayanmalı mı? Allah’ın işlerinin de insanlarınki gibi neden ve niçinleri mi vardır?.. diye sorulabilir.
Mutezilîler ilahi fiillerin hedefinin olduğuna inanmakta ve Allah’ın Kur’an’da da bir çok kere geçen hekim sıfatını böyle yorumlamaktadır. Yani O, işlerinde hedef sahibidir, kemal üzere işlerini bilinçli olarak en salahiyetlisini seçerek belli bir hedef üzerine yapar. Dolayısıyla mevcut düzen en güzel ve en kâmil düzendir; yani mümkün olan en güzel surette yaratılmıştır. Fakat Eşaire Allah’ın fillinde hedef olmadığına inanır. Kur’an’daki hikmet kavramını adalet gibi yorumlamışlardır. Yani hikmet olan şeyi Allah yapmaz, Allah’ın yaptığı şey hikmettir. Bu fırkaya göre Allah’ın işlerinin bir takım maslahatlara göre olduğunu söylemek yanlıştır.[2]
Şiî mektebinin kelam ve felsefesinde, tevhide ait konularda her şey tevhidîdir. Bu yüzden gaye ve hedef meselesi de fiilin ve failin hedefi diye ikiye ayrıldıktan sonra Allah açısından hikmet kavramı, inayet etme ve her şeyi kendi hedefine ulaştırmaktır. Müslüman filozoflara göre her fiilin hedefi vardır ve son hedef Allah Teâlâ’nın kendisidir. Yani O, hedeflerin hedefidir. Her şey ondandır ve ona doğrudur:
“Doğrusu, son varış Rabbinedir.”[3]
Âlemin düzeni âlemin zâtının gereği midir? Cevap şudur: Varlıkların düzenleri onların varlıklarının kendisidir. Bu, Allah tarafından onlara bahşedilmektedir. Onlara düzen veren Allah’ın iradesidir. Ama bu, bir iradeyle yaratıldı ve başka bir iradeyle de onlara düzen verildi demek değildir. Böyle olursa düzen iradesi kaldırıldığında asıl yaratılış yerinde kalır gibi bir durum ortaya çıkar ki bu da yanlıştır.[4]