Maneviyat

Latif Olmadan Yol Açılmaz

08 May 2026 11 dk okuma 3 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 3

Seyr u sülûkun büyüklerinden Seyyid Ali Kâzî hakkında nakledilen bir hatıra da çok düşündürücüdür: Bir talebesinin, geçmişte bir öğrencisini incittiğini anlatması üzerine, “Eğer üzerinde bir hak varsa, onu bulup rızasını almalısın; hak ödenmeden ruhaniyet ve yakınlık kapısı açılmaz” mânasında uyardığı aktarılır. Bu söz, irfanın özüdür: Kul hakkı varken keşif beklenmez; gönül kırılmışken feyiz beklenmez; birinin ahı üzerindeyken huzur beklenmez.

Şimdi kendimize soralım: Biz ev halkımızın sükûneti miyiz, korkusu muyuz? Çocuklarımız bizi görünce rahatlıyor mu, geriliyor mu? Eşimiz bizim yanımızda gönlünü açabiliyor mu, yoksa her kelimeyi tartarak mı konuşuyor? İş arkadaşlarımız bizimle muhatap olurken incinmekten mi korkuyor, yoksa adalet ve merhamet bulacaklarını mı biliyor?

İrfan burada başlar. Çünkü insanın hakikati, yabancıların yanında gösterdiği nezakette değil, gücünün geçtiği kişilere nasıl davrandığında ortaya çıkar. Dışarıda tebessüm edip evde fırtına koparan kimse, henüz letafetin kokusunu almamıştır. Kürsüde ahlak anlatıp evinde kalp kıran kimse, henüz sözünü hâle çevirememiştir. Çok ibadet edip diliyle insanları yaralayan kimse, ibadetin ruhunu koruyamamıştır.

Hâfız’ın meşhur mısrası bu sırrı ne güzel anlatır:

 

“İki cihanın huzuru iki sözün tefsirindedir:

Dostlarla mürüvvet, düşmanlarla müdârâ.”

 

Yani dostuna vefa, düşmanına bile ölçülü davranış… İşte İslâm ahlakı budur. Sadece sevdiğine güzel davranmak kolaydır; asıl kemal, hoşlanmadığın kimseye karşı da Allah’ın sınırlarını korumaktır.

Latif insan ezik insan değildir. Latif insan şahsiyetsiz değildir. Latif insan haksızlığa rıza gösteren biri değildir. Latif insan, hakkı söyler ama zehir saçmaz. Uyarır ama aşağılamaz. Sınır koyar ama intikam almaz. Gerektiğinde susar ama içinde kin büyütmez. Onun sessizliği korkudan değil, Allah huzurundaki edeptendir.

Bu yolda ilk adım, dili terbiye etmektir. Dil, kalbin penceresidir. Kalpte ne varsa çoğu zaman dilden sızar. Dil sertleştikçe kalp de sertleşir; kalp sertleştikçe dil daha yaralayıcı olur. Bu yüzden insan bazen az konuşarak çok ibadet eder. Bir kırıcı cümleyi yutmak, bazen uzun bir nafileden daha ağırdır. Çünkü orada nefs ölür. Nefs ölmeden ruh dirilmez.

İkinci adım, evde rıfkı başlatmaktır. İnsan en çok evde imtihan olur. Çünkü evde maskeler düşer. Dışarıdaki saygınlık, evdeki ahlakla ölçülür. Resûlullah’ın “en hayırlınız ailesine en hayırlı olanınızdır” mânasındaki ölçüsü, bütün sahte maneviyat iddialarını sarsar. İnsan evinde merhametli değilse, dışarıdaki vakarının hakikati eksiktir.

Üçüncü adım, özür dilemeyi öğrenmektir. “Ben büyüğüm, ben babayım, ben hocayım, ben yöneticiyim” diyerek özürden kaçan kimse nefsine secde eder. Büyüklük, hatayı örtmekte değil; hatayı kabul edebilmektedir. Bir baba evladından, bir hoca talebesinden, bir eş diğer eşinden özür dilediğinde küçülmez; bilakis Allah katında büyür. Çünkü nefsin en zorlandığı secde, “Ben hata ettim” diyebilmektir.

Dördüncü adım, kalp almaktır. Bazen bir tebessüm, bir selâm, bir hâl hatırı sorma, bir “seni incittim, hakkını helal et” cümlesi, yılların pasını söker. İnsanların kalbi sandığımızdan daha kırılgan, Allah’ın rahmeti sandığımızdan daha geniştir. Sen bir gönlü almak için bir adım atarsan, Allah sana kendi gönlünü buldurur.

Beşinci adım, öfke anında durmaktır. Öfke geldiğinde hemen cevap verme. Bir bardak su iç. Yer değiştir. Sus. Salavat getir. Abdest al. İçinden de ki: “Şu anda benimle nefsim konuşuyor; Rabbimin rızası nerede?” Ayetullah Behcet’e nispet edilen bir tavsiyede öfkenin tedavisi için çokça salavat getirmek hatırlatılır. Salavat, dili ateşten alıp rahmete bağlar.

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar