Maneviyat

Yaratılış Gayesi Olarak İrfanı Düşünmek

01 August 2025 36 dk okuma 8 sayfa
Yazı Boyutu:
Sayfa 2 / 8

“ Ehlullah’ın dilinde Hikmet’in manası, Şarih’in (Kayseri’nin) dile getirdiği anlama gelmez. Enbiya’ya feyiz yoluyla gelen Hikmet, onun anlattığı anlamda değildir. Zira Hikmet; Allah ve O’nun Zati şuununa marifet, Esmai ve Ef’ali tecelliyatının Hazret-i İlmi ve Ayni’de ki zuhurunu huzuri bir müşahedeyle görmek ve Esma ve A’yan hazretlerinde cereyan eden terkip ve tağyirlerin nasıl gerçekleştiğini İlm-i Huzuri ile bilmektir. Hikmet ile ilgili şunu da söyleyebiliriz; Hikmet, Cila ve İsticla’nın kemalini bilmektir. Zira Cila’nın kemali, Hakkın tam ve kâmil bir aynada zuhuru ve İsticla’nın kemali ise Hakkın kendi zatını o aynada müşahedesidir. Anlamaya çalış!”[7]

Velhasıl irfan ilmiyle ilgili bütün farklı tanımların tek bir özde birleştiklerini söyleyebiliriz: İrfan, varlığın şahsi ve hakiki anlamda vahdet ve birliğine, hakiki anlamda varoluşun Hakk Teâla’ya mahsus olduğuna ve Zat’ın mazhar ve mecralardaki zuhur keyfiyetine dair bir ilimdir.

Bir hatırlatma:

İslam’ın ilk dönemlerinde şimdiki ıstılahı manada kullandığımız şekliyle arif kavramına rastlamamaktayız. Şuanda bildiğimiz Rabbani ariflerin özelliklerine sahip kimselere rivayetlerde daha çok zahit denilmekteydi. Şöyle ki;

Ahlak ve irfan ilminde zahit şu şekilde tarif edilmiştir: Ahiret nimetlerine ulaşmak için dünya nimetlerini önemsemeyen ve onları elde etmek için uğraşmayan kimse. Zahitler dünya ve dünya işlerinden el etek çekerek, bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olurlar. Zahitten başka bir de abid vardır, abid ise; cennete girmek ve Allah’ın mükâfatına ulaşmak için ibadet eden kimsedir. Hem ibadet yönünden ve hem de makam yönünden, zahit ve abidden daha üstün olanlar ariflerdir. Arif; ne dünyanın ve ne de ahiretin nimetlerine önem vermez, onun kulluğu dünya ve ahiret nimetlerine ulaşmak için değildir, o sadece Allah’a olan sevgisinden dolayı ibadet etmektedir.

Evet, açıkladığımız şekildeki zahit, abid, arif kavramlarının tanımları ve aralarındaki fark yenidir, İslam’ın ilk dönemlerinde günümüzdeki anlamlarda kullanılmamaktaydı. Bu yüzden rivayetlerdeki, zahit kavramı arifi de kapsamaktadır. Diğer bir tabirle; zahitler değişik derecelerde bulunmaktadır, zahitlerin en üst derecesinde bulunan kimse ariftir.[8]

İrfanın Konusu

Geçmişten günümüze mantık, felsefe, fıkıh usulü, fıkıh ve benzeri ilimlerle ilgili kitaplara baktığımızda hep şu ibareye rastlarız: Her ilmin bir mevzuu vardır ve her ilimde o mevzua bizzat arız olan problemlerden söz edilir. Tabi, Allame Tabatabai gibi bazı âlimler, bu hükmün sadece burhani ilimlerde söz konusu olabileceğine inanırlar.

Buna göre ilim erbapları teorik irfanın konusunu Yüce Allah olduğunu söylemişlerdir;fakat teorik irfanın konusu ve bu ilimde tahkik edilen mevzu, asla Hakkın Zat-ı Mukaddesi değildir. Zira arifler, ne isim ve ne de resim isnat edilemeyecek olan Zat’ın metni, batını ve hakikatinden söz etmezler. Onların mütalaa ve mükaşefe konusu Hakk tealanın taayyünleri, zahiri ve batini tecelliyatıdır. Osmanlı döneminin önemli ariflerinden ve saygın ilim adamlarından İbn Fenari bu gerçeği şu ifadelerle dile getirir:

“… (İrfan ilminin) bir tek kendine mahsus konusu, iki irtibat veçhiyle Hakk sübhanehu ve tealanın varlığıdır; O’nun bizzat kendisi değil. Çünkü O, bu itibarla bütün âlemlerden müstağnidir. O’na ne aklın ne de vehmin işaret etmesi dahi olanaksızdır. Zira O’nu anlatacak bir tabir bulunamaz. Bu böyleyken nasıl O’ndan ve ahvalinden bahsedilebilinir ki?”[9]

Dolayısıyla gönül ehlinin nazarında irfan yolu marifetin en önemli yollarından biridir. Onlar bu yolla elde edilen marifetin/tanımanın felsefi ve ilmi tanımadan daha üstün olduğu görüşündedirler. İrfan yoluyla elde edilen marifetin bir takım öncülleri ve şartları vardır. Bu marifet Allah’ın inayetine bağlı olan sadece ilmi ve mantıksal çabalarla elde edilecek bir marifet değildir. İrfani bilinçlenmede zevk ve halin dahli vardır. Zevk ve halde olan da ilmi ve mantıksal kavramlarla ifade edilemez. Bütün vücuduyla açlığı veya susuzluğu tatmış olan birisi bu iki hali anlam olarak bilen kişiden farklıdır.

İmam Ali’ye Göre Gerçek İrfan

Nehcü’l Belağa sonsuz irfan denizidir. Bu büyük ve değerli kitap, hem teorik irfan ve hem de pratik irfanda kâmil arif ve ariflerin imamı olan insanı kâmilin sözlerinin bir kısmıdır. Ariflerin imamı Hz. Ali (a.s.) bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:

“Bizler peygamberlik ağacı, risaletin indiği mekân ve meleklerin inip çıktığı yeriz; ilmin madeni, hükmün kaynağıyız.”[10]

İmam Ali (a.s) açısından irfanın hedefi, bireyin tevhit ruhunun yücelmesinden başka bir şey değildir. İmam Ali (a.s), dinin temelinin Allah’ı tanımak ve Hazreti Hakk’ı tanımanın kemalinin de O’nu tasdik ve birleme olduğunu buyurmaktadır. Bunun neticesinde de insan, yaşamının tüm boyutlarında ve yaptığı her işte ihlâslı olabilecektir:

“Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemali, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemali, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemali, ona karşı öz doğruluğuna (ihlâsa) ermektir.”[11]

Bu Yazıyı Paylaş

İlgili Yayınlar