Buyurdu ki: Ancak hoşlanmamamız, senin gibi birinin kelamından değildir. Yükseldiği zaman rahatlıkla inişe geçebilen, indiği zaman rahatlıkla yükselebilen birisinin kelamından (ve münazarasından) hoşnutsuzluğumuz yoktur.”[5]
Bu hadisten, münazaranın bir sanat ve yetenek olduğu, dolayısıyla sadece ehil insanların yapabileceği ve münazara eden şahsiyetin mutlaka sabır ziynetiyle kendisini süslemiş olması gerektiği, ayrıca nerede ve nasıl tavır takınacağını iyi bilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Tayyâr, münazara kurallarını iyi bildiği ve sabır göstererek ilerleyip netice elde edebileceği için İmam Cafer Sadık (a.s) onu münazaradan sakındırmamıştır.
Söylem Özgürlüğü
Münazara esnasında riayet edilmesi gereken adap, erkân kurallarından bir diğeri, tarafların karşılıklı olarak düşüncelerini beyan edebilmeleri için gereken fırsatı birbirlerine vermeleri, baskıcı tavır ve davranıştan mutlaka uzak durmalarıdır. Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s), gerek hükûmet ellerinde olduğu ve gerekse olmadığı dönemde, kendi muhaliflerine, görüşlerini rahatça söyleyip konuşabilecekleri bir ortam sağlıyorlardı. Söylem özgürlüğü, farklı görüşlerin rahatlıkla konuşulup fikir alışverişi yapılmasına ve yanlış düşünce sahiplerinin fikirlerini düzeltmesi için gereken ortamın sağlanmasına sebep olmaktadır. Doğal olarak insanı doğru düşünceye yönlendiren en önemli etkenlerden biri, söylem özgürlüğünün hâkim olduğu bir ortamda düşünceleri özgürce beyan etmek ve gerekli yanıtları verip cevapları işitmektir.
Karşılıklı Anlayış
Karşılıklı anlayıştan kasıt, münazara edenlerin dikkatle karşı tarafı dinleyip idrak etmeye çalışması, farklı düşüncelerinin ana sebebini bulmak için araştırma yapması, taassubu kenara bırakarak neticeye odaklanması ve karşı tarafta da haklılık payı olabileceğine ihtimal vermesidir. Bu noktalar dikkate alınarak gerçekleştirilecek münazara, ihtilafların kökenine inmeye ve temel konular üzerinde yoğunlaşmaya neden olacak; sorunlara köklü çözümler getirme imkânı sağlarken teferruatlardaki karmaşıklıklardan uzaklaşma olanağını da sunacaktır. Karşılıklı anlayış üzere gerçekleştirilen münazaranın temel gereksinimlerinden birisi, özünde ihtilaf olmayan bir konuyu ele alarak onun üzerinde konuşmaktır. Münazaraya olumlu başlamak, konu üzerinde konuşulup ayrıntılar ortaya konulduğunda bazı sorunlar ortaya çıksa ve her ayrıntıda fikir birliği sağlanamasa dahi ana konu üzerindeki ortak görüş, olumsuzluk ve istenmeyen etkilerin önünü alacak, her hâlükârda din kardeşliğine zarar veremeyecektir.
Kur’ân-ı Kerim, Kati Sünnet ve Akla Dayalı Deliller Getirmek
Münazarada uyulması gereken kurallardan bir diğeri Kur’ân-ı Kerim, kati sünnet ve akla dayalı delil ve kanıtlar sunmaktır. Ehlibeyt Mektebi İmamları (a.s), gayrimüslim olan şahıslarla yapılan münazaralarda, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil getirmeyi sakındırmış, akıl ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu husustaki sünnetinden yardım alınması gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Müslümanlar arasında gerçekleşen münazaralarda ise her üç kaynağa başvurmayı önerseler de Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil sunma hususunda, manaları açık ve net olan, Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmayan ayetleri seçmeleri gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bunun sebebi ise; Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil edilip muhafaza edilmesi, her harfinin dahi kutsal olması, Müslümanlar arasındaki manevi değer ve saygınlığının korunması içindir. Kur’ân-ı Kerim, münazara edenlerin elinde kendi arzularına ulaşmak için istedikleri şekilde faydalanacakları bir kaynak olmaktan çıkarılmalı, Allah’ın kelamı olan bu yüce kitabın kutsallık ve saygınlığı mutlaka korunmalıdır. Dolayısıyla Ehlibeyt Mektebi İmamları’nın (a.s) tavsiye ettiği gibi, sadece üzerinde ihtilaf olmayan ayetler münazarada söz konusu edilmelidir. Bu bağlamda Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikrediyoruz:
Vehb b. Vehb el-Kureşî diyor ki; Cafer b. Muhammed es-Sadık, babası Bâkır’dan (a.s) ve o da babasından bana şöyle hadis rivayet etti:
“Basra halkı İmam Hüseyin b. Ali’ye mektup yazarak ‘samed/الصمد’(kelimesinin manası) hakkında sordular. Hüseyin (a.s) onlara şöyle yazdı: