İrfan, büyük günahların terki ve küçük günahları adet haline getirmemektir. Yani irfanda bir inanç sistemi gerekir. Biz buna Usul-u Din deriz. Usulü din tüm yanlış ve sapkın düşüncelerden arındırılmalıdır yoksa Mevlana’nın dediği gibi bir kerpiç yanlış konursa Süreyya yıldızına kadar bina yamuk halde yükselir. Usulü dini olmayan veya bozuk olan insan irfanda ilerleyemezken başkalarını nasıl bu yolda irşat etmeye çalışır.
Usulü dinden sonra irfanda mesafe kat etmeye yardımcı olacak şey velayettir. Velayet teslimiyet ve haddi bilmektir. Örneğin kimse imamın huzuruna çıkıp ona akıl veremez. İmamı, iyiliği emredip kötülükten men etmek farizasının muhatabı kılarak ona yaptığın yanlış deme cesareti kendinde icat edemez.
Dinin fürularını inkârdan kaçınmalıdır. Ben namaz yerine şu ibadeti yapıyorum, oruç yerine başka hayır iş yapıyorum demek kendini aldatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
Hâsılı kelam irfan Kuran-ı Kerim ve Kuran-ı Natık olan iki emanete hakkıyla sarılmaktır.
Ayetullah Ahmet Abidi:
Allah ve kul arasında 1000 menzillik yol vardır. Eskiden bir şehirden başka bir şehre yolculuk ederken yolcuların yorgunluklarını atmaları veya gece karanlığında kaybolmamaları için konaklama yerleri vardı. Bunlara menzil denir.
Bir yolculuk halinde olan insan ve Yüce Yaratıcı arasında kat edilmesi gereken böyle bin menzil vardır. Bu menzilleri ilki uyanma menzilidir. Yani insanın bu âlemden başka bir âlem daha olduğunu idrak etmesi aşaması. İnsanın bu dünyada görüp duyduğu şeylerden öteye görülecek ve duyulacak başka şeylerinde olduğu bilincine varması.
Hz. Ali (a.s) kendisine “Hz. Âdem ne zaman yaratılmıştır” diye soran şahsa, “Hangi Âdem?” Zira Allah, 1000 ila 1000 (bir milyon) Âdem eve Havva yaratmıştır.” diye sordu.
Yine büyük ariflerden İbn. Arabi şöyle der:
“Kâbe’yi tavaf halindeydim (Mukaşife alemi olabilir). Önümde tavaf eden adamın omzuna dokunup “Sen kimsin?” dedim. Bana, “Ben senin 40 Âdem önceki dedenim” diye cevap verdi.
Bu konuda imam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Ben Kuran’ı o kadar okudum ki sonunda O’nu okuyandan duydum.”
Allah üç âlem yaratmıştır.
Nasut (madde) Âlemi: İnsanın gözle görüp madde âlemidir.
Melekût (Soyut) Âlem: Kalem, arş, kürsü, cennet, cehennem gibi tabirleri içeren âlemdir. Felsefe de Akıl Âlemi denir.
Peygamber şöyle buyurur:
“Nasut Âlemi, Melekût Âleminin yanında çölde bir taş gibi kalır.”
* Ceberut Âlemi: Melekût âleminin bir üstü olup Kerrubin, Semadiyin veya Kuran’ın tabiri ile Ali’in Âlemi denir. Bu âlemdeki varlıkların, yeryüzünde âdem denen bir mahlûkun yaratıldığından haberi yoktur. Cebrail’den üstün makamdadırlar. Onlar Allah’ta fena ve yok olmuştur.
Hz. Ali bu âlemdeki melek hakkında şöyle buyuruyor:
“Bu meleklerden bazıları rükû halindedir, secdeye gitmez. Bazıları ise secde halindedir rükûa gitmez.”
Elbette bu üç âlemden daha üst bir âlem daha vardır. İsim ve sıfatların olduğu Lahut Âlemi’dir. Mecme-ul Beyan’da şöyle geçer.
“Bedir savaşından bir önceki gece Hz. Ali (a.s) rüyasında Hızır’ı görür. Hızır kendisine “Ey Hu! Ey kendisinden başka olmayan Hu” demesini söyler. Hz. Ali gördüğü rüyayı Peygambere anlatınca Peygamber efendimiz “Ey Ali! Sen İsmi Azam-ı öğrendin” diye buyurur.
İnsanlardan bazıları Allah’ı isimleriyle bazıları fiilleriyle bazıları ise sıfatları ile tanır. Bunlar ilme dayalıdır ve öğrenme ve öğretilme imkânı dairesi içindedir. Bazı ilimler aklın altında ve akla terstir. Tahayyül ve hurafe gibi. Bazı ilimler ise aklın üstündedir. Söz ettiğimiz âlemler gibi. Bu nedenle bunların anlaşılmasından akıldan başka şeylere de ihtiyaç vardır.